Amerika Birleşik Devletleri (ABD) kurulurken iki büyük avantajı vardı. Öncelikle Avrupalı emperyal güçler için ikinci derecede önemli idi. Diğer yandan, ülke kurulurken ciddi bir coğrafi zorluk yoktu, tarım kolaydı. İki büyük okyanus ABD’yi Avrupalı ve Asyalı güçlerden izole etmesi güvenliğini kolaylaştırmaktadır. Kuzeydeki göller ve ormanlar, Kanada ile doğal sınır oluşturmaktadır. Atlantik sahillerinde dünyanın geri kalanına açılan iki büyük liman vardır. Kuzey Amerika’nın en önemli özelliği nehir şebekesidir. Bu şebekede altı ayrı nehir sistemi vardır; Missouri, Arkansas, Red, Ohio, Tennesse ve Mississippi. Bol su ve verimli topraklar nüfusu yerinde tutan ve siyasi entegrasyonu sağlayan bir unsur olmuştur. ABD’nin stratejik zorunlulukları şunlardı[1];

(1) Mississippi düzlüğüne hâkim olmak.

(2) Mississippi düzlüğüne yönelik tüm karadan tehditleri (Meksika) önlemek.

(3) Kuzey Amerika’ya gelen Okyanus istikametlerini kontrol etmek.

(4) Dünya okyanuslarını kontrol etmek.

(5) Herhangi bir potansiyel rakibin büyümesini önlemek.

Harita: Kuzey Amerika Coğrafyası

Adsız

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), 1861-1865 Amerikan iç savaşından sonra devlet olarak ortaya çıktı. Louisiana Fransa’dan, Florida İspanya’dan, Alaska Rusya’dan satın alındı. Teksas ise iç savaş çıkartılarak Meksika’dan zorla ele geçirildi. Bununla da kalınmayarak Meksika’nın üçte biri savaşla ele geçirildiğinde Kaliforniya, Nevada, Utah, Kolarado, Arizona ve Yeni Meksiko da ABD eyaletleri oldu[2]. Amerika’ya köle olarak Afrika’dan getirilen zenciler ise kölelikten Abraham Lincoln’un Başkanlık döneminde 1865’deki Anayasa değişikliği ile kurtuldular. Zenciler bugün nüfusun %12’sini teşkil etmektedir[3]. 1890 yılında son olarak Oglala Siu yerlileri de yok edilerek büyük yerli temizliği tamamlandı. Bugün 2 milyondan az olan Kızılderili nüfusu daha çok ülkenin batısında yaşamaktadır.

            ABD bir tarım ülkesi iken 19 ve 20. yüzyıllarda çelik, kömür, demiryolu ve buhar gücünün yardımıyla sanayi ülkesine dönüştü[4]. II. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde ülke 1920’li yılların ekonomik sıkıntıları, göç sorunları, sivil haklar, kültür savaşı, 1929’daki büyük ekonomik depresyonun etkileri ile uğraştı. 1933 yılında Başkan olan Franklin Roosevelt’in bankacılık, finans, işsizlik, tarım, sanayi ve çalışma hayatı ile ilgili düzenlemeleri ülkenin önünü açtı. ABD, 50 eyaletten oluşan bir Federal Birlik’tir. Nüfusunun %60’ı Protestan, % 24’ü Katolik, %2’si Musevi’dir. Tarihsel olarak ‘eritme potası’ olarak nitelenen ABD’ye 1890-1920 yılları arasında 19 milyon, 1920-1973 yılları arasında ise 46 milyon göçmen gelmiştir. Amerikan nüfusu sadece 1990-2000 arasında 33 milyon artarken yılda ortalama 1.7 milyon göçmen almıştır[5].

ABD’nin büyük stratejisi..

ABD başkanlarının 19. yüzyılda aldığı üç önemli karar ABD’yi büyük güç yaptı. James Madison’un 1812’de İngiltere’ye savaş açması büyük riskti ama sonuçta İngilizlerin planları bozuldu. Aksi takdirde, ABD diye bir devlet kurulamazdı. James K. Polk’un 1846’da Meksika’ya savaş açması ile büyük bir toprak parçasının kazanıldı; bu hem ABD’nin genişlemesine ve büyük bir güç olmasına yol açtı. William McKinley’in İspanya ile savaş kararı da büyük riskti ve ardından Filipinlerdeki ayaklanmayı bastırmak zorunda kalındı. Ancak, bu savaşlar ABD’yi dünya deniz gücü yaptı. ABD büyük stratejisi üç farklı geleneğe sahiptir[6];

            (1) Başlangıçta Amerikan kıtasına yönelik bir tehdit yoktu, diğer büyük güçlerden uzak bir coğrafyaya sahip olmanın avantajı ile kendi refahı ve gelişmesine odaklı, ekonomi ve ticaret öncelikli, tecrit (isolationism) stratejisi izledi.

            (2) İkinci gelenek, küresel düzeni demokratik değişim ile sağlamak fikrine dayanmaktadır. Siyasi ve ekonomik çıkarlar için ideolojik olarak, demokrasi ve kapitalizm kullanılmaktadır.

            (3) Üçüncü gelenek ise nükleer çağ ile başladı; ittifakları ve ortaklıkları kullanarak sorumlulukları paylaşmak “çevreleme” stratejisi ile uygulandı.

             ABD’nin büyük stratejisi, 1914’den beri aynıdır; güvenlik bölgelerinde (Avrupa, Ortadoğu, Asya-Pasifik vb.) güç dengesinin kendi kendini muhafaza etmesini beklemek, dengeyi muhafaza etmek için gerekirse yardım etmek, son seçenek olarak ittifak/ortaklık/savunma anlaşması dâhilinde askeri müdahalede bulunmak[7]. Güç dengesi, kuruluşundan beri ABD dış politikasının her zaman en önemli unsuru oldu. Kuruluş safhasında bağımsızlığını kazanmak için İngiltere’ye karşı Fransa ile ittifak yaptı. Sonrasında kendi bağımsızlığını ve çıkarlarını geliştirmek için Avrupa’nın güç mücadelelerinden uzak durmayı seçti. 20. yüzyıl boyunca yaşanan savaşlarda ise dünyanın diğer yarısındaki kaynakların rakip bir gücün eline geçmemesi için çıkarlarına uygun şekilde güç dengesi sağlayacağı müttefikler ve düşmanlar belirledi.

ABD’nin büyük stratejisi kapsamında her zaman dünyanın çeşitli güvenlik bölgelerinde amacına yetecek kadar asgari askeri varlık bulundurdu. Birinci Dünya Savaşı’na çok geç girdi, İkinci Dünya Savaşı’nda düşük masraflı çevre operasyonları yaptı. Soğuk Sovyetler Birliği’ne yönelik güvenlik stratejisini iki şey üzerine oturtmuştu;

(1) Coğrafyayı kullanmak; Sovyetler kuşatılabilir, ABD kuşatılamazdı. Bu savunma alanında çevreleme (containment) stratejisinin temeli oldu.

(2) Güç; Sovyetler karaya sıkışmış bir güçtü, ABD ise küresel bir deniz gücü. Bu da ABD’nin denizi gücüne dayalı deniz aşırı varlık bulundurma ve takviye (hızlı reaksiyon güçleri) stratejisinin temel varsayımı idi.

Sonuçta, Batı deniz ticareti ile ayakta kalırken, Sovyetler sosyalizmin verimsizliği ve coğrafyanın olumsuzluğu yüzünden parçalandı.

            Soğuk Savaş döneminde nükleer silahlar da bu güç rekabetinin parçası oldu. İdeolojik rekabet içinde uydu devletler oluşturmak için halk savaşları, darbeler, ayaklanmalar bu rekabetin diğer uygulamalarını teşkil etti Bugün bu güç dengesi rekabetinde ekonomi savaşları ve devlet-dışı aktörlerin kullanıldığı “halklar arası savaş (war amongst the people)” öne çıktı[8].

Soğuk Savaş’ın ‘çevreleme’ stratejisinden sonra ABD ‘dolaylı angajman’ stratejisini geliştirdi[9]. 1989-2008 arasında Amerikan dış politikası gereği askerler ‘doğrudan ve erken’ kullanım stratejisi ile Panama’dan Somali, Afganistan ve Irak’a kadar pek çok görev aldılar. Soğuk Savaş’ın sonundan itibaren ABD’nin büyük stratejisinin temel ayaklarından birisi demokratik barış inşası oldu[10]. Bu stratejinin bir parçası liberalizmin liderliğini yapmaktı. Diğer parçaları ise[11]; Amerikan anavatanını saldırılardan korumak; büyük güçler arasında kendi çıkarlarına uygun bir dengeyi muhafaza etmek; serseri aktörleri cezalandırmak ve diğer ülkelerde iyi yönetimi ve müttefik kabiliyetlerini geliştirmekti.

            ABD güvenliği..

Tarihsel olarak ABD anavatanını tehdit eden tehlikeler içerisinde; Meksikalıların 1846’da Rio de Grande’deki 70 kişilik Amerikan karakoluna baskınını saymaz isek, Japon Hava Kuvvetleri 7 Aralık 1941’de Hawaii’deki Pearl Harbour’a saldırabilmiş, İkinci Dünya Savaşı esnasında Alman denizaltıları Mississipi Deltasını tehdit etmeyi başarmıştı. Ancak El-Kaide, ABD’yi direkt olarak kalbinden vurdu[12]. 11 Eylül 2001 saldırıları, ABD’nin toprakları üzerinde gerçekleştirilmiş ve Pearl Harbour saldırısından daha fazla sayıda insanın yaşamını yitirmesine neden olmuştur. ABD’yi güvenli ülke kılan iki temel faktör vardır; elindeki nükleer silah kombinasyonu ve coğrafyasının sağladığı koruma. Amerika’nın karadan işgal edilmesi çok zordur, denizden yapılacak bir milyon kişilik bir amfibi harekât çok uzak ihtimaldir.

            ABD ulusal güvenlik politikaları ile ilgili olarak üç tarihsel karar dönüm noktası olmuştur[13]. İlk karar ABD’nin bağımsızlığını kazandıktan sonra ortaya çıkan eyaletlerinin düzenli bir barış ordusuna sahip olup olmayacağı ile ilgili idi. İkinci karar, ABD’nin I. Dünya Savaşı sonrasında Uluslar Ligi (Milletler Cemiyeti)’ne girmeyerek kendi güvenliğini diğer ülkelerden soyutlaması oldu. Bu durum, II. Dünya Savaşı sonrası NATO’nun kurulması ve 5. Madde (Avrupa güvenliği ile ilgili verdiği karar) ile birlikte sona erdi. Bugünkü üçüncü karar aşaması, ABD’nin kendi güvenliğini en yüksek düzeye çıkarmak için, hangi mali ve siyasi masraflar ile ne kadar ileri gideceği ve müttefikleri ile siyasi bağlarını ne kadar riske edeceği ile ilgilidir.

ABD’nin 230 yıllık tarihinde dokuz ulusal güvenlik doktrininden bahsedilebilir[14]; Washington’un Veda Konuşması, Monroe Doktrini, Gelecek Bildirisi, Açık Kapı, Kıyı Dengeleyici, Çevreleme, Liberalizasyon, Ön Müdahale, Geriden İdare.

            – Washington’un Veda Konuşması; 1796 yılında Washington ve Hazine Bakanı Alexander Hamilton tarafından hazırlandı. Bağımsızlık savaşına ve ülkenin ilk 100 yılına rehberlik etti. Bu doktrin, Avrupa’nın büyük güçleri arasında tarafsız kalarak ülkenin büyümesi ve güçlenmesini hedefliyordu. Öte yandan, diğer ülkelerle ticareti artırmayı ama asgari siyasi temas kurmayı öngörüyordu. Bununla beraber ülkenin çıkarlarını korumak için geçici ittifaklar kurulabileceğini de ifade ediyordu.

            – Monroe Doktrini; ABD bağımsızlığını kazandığından hala İngiliz ve İspanyollar kıtada büyük topraklara sahipti. İlk hedef Avrupalıların kıtada genişlemesini önlemek sonra da çıkarmaktı. Bu da Monroe Doktrini ve Gelecek Bildirisi’ni getirdi. 1823 yılında Monroe doktrinini açıkladığında Ruslar Pasifik’ten Kuzey Amerika’ya yaklaşmaya çalışıyorlardı.

            – John L. O’Sullivan ise 1839’da açıkladığı Gelecek Bildirisi ile ABD’nin batıya doğru genişlemesini istedi. Genişleme doktrini ile ABD 1840’da yeni eyaletler (Texas, California, New Mexico, Arizona, Colorado, Oregon) ele geçirdi, 1867’de Alaska satın alındı.

            – 1898’de ABD-İspanya Savaşı’ndan galip çıkılması üzerine Uzak Doğu’ya açılma hedefi “Açık Kapı” doktrini ile hayata geçti. ABD’nin Asya’daki ticari ve ekonomik çıkarlarını geliştirilmesi güç dengesi ile sağlanacaktı. Böylece ABD, Pasifik ve Asya gücü oldu; Hawaii, Guam ve Filipinleri ele geçirdi. Bu doktrinin geliştirilmesinde, ABD’nin bir deniz gücü olmasını savunan Alfred Mahan etkili oldu. Mahan’ın görüşlerini uygulama sahasına sokan ise başkan Theodore Roosevelt idi.

            – Kıyı Dengeleyicisi; aslında İngilizlerin Birinci Dünya Savaşı öncesi Almanlara karşı geliştirdiği doktrindi. ABD, 1917’de Wilson’un kararı ile İngilizlerle müttefik oldu. Doktrinin amacı, Avrupa ve Asya’da düşman güçleri dengelemekti. Ancak, iki dünya savaşı arası dönemde ABD deniz güçleri ülkelerine geri döndüler.

            – İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliği’nin Avrupa’ya yönelik saldırgan niyetleri Çevreleme Doktrini’ni getirdi. Harry Truman, Avrupa’da sorumluluk almayı göze aldı ve bu doktrin 1980’lere kadar devam etti. Doktrinin ortaya çıkışında Dışişleri Bakanlığı’ndan George F. Kennan’ın 1947’de Foreign Affairs dergisinde yayınladığı “Sovyet Davranışının Kaynakları” başlıklı makale etkili oldu. Kennan, İngiliz jeopolitikçi Sir Halford Mackinder’in görüşlerini benimsemişti. Çevreleme doktrini; Kuzey İran ve Boğazlar, Marshall Planı, Truman Doktrini, Berlin Hava Köprüsü, NATO, CENTO ve SEATO’nun kurulması gibi gelişmelerin altındaki doktrin oldu.

– Soğuk Savaş’ın bitişi yeni bir doktrin arayışına yol açtı ancak ortada açık bir düşman yoktu. 11 Eylül 2001 saldırıları ile sadece terör odakları değil kitle imha silahları üreten ülkelere karşıda ‘Ön Müdahale’ doktrinini getirdi. Bush yönetimi doktrini, Afganistan ve Irak Savaşları ile hayata geçirmeye çalıştı. Ancak, terörle mücadelede büyük asker sayıları ile müdahalenin hem çok masraflı olduğu hem de sonuç getirmediği görüldü.

– Geriden İdare; Obama döneminin mirası olan bu doktrin önce Libya’da ardından Suriye’de denendi. Büyük sayıda asker kullanmaktan kaçınan ve operasyonları daha ucuza getirmek isteyen ABD’nin müttefikler ve vekil güçler ile Ortadoğu haritasını yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Ancak bu yöntemin de verimli olmadığı her iki ülkede de durumun eskisinden daha kötüye gittiği görüldü.

Soğuk Savaş döneminde ABD gündeminin ana çerçevesini; ABD hegemonyasının kurgulanması ve Soğuk Savaş’ın idaresi, SSCB’nin çevrelenmesi, Vietnam Savaşı ve iç politika konuları (uzay programları başta olmak üzere teknolojik ve ekonomik gelişmeler, bütçe açıkları, yeni toplumsal ve kültürel programlar) teşkil etti. Soğuk Savaş sonrası dönem internet ve haberleşme teknolojisindeki yenilikler ile küreselleşme kapsamında ABD’ye önemli avantajlar sağladı. 1990’lardaki Körfez Savaşı ve Bosna müdahalesi gibi bölgesel sorunlarda ABD’nin barışı koruma rolü tek hegemon güç olma konumuna katkıda bulundu. 11 Eylül saldırıları ise ABD anavatanına yönelik yeni tehdit algılaması ile ABD dış politikasında terör ile mücadele kapsamında önemli revizyonlara neden oldu.

ABD milliyetçiliği..

Tarihin büyük bölümünde Washington’un güvenlik stratejisi idealist seferlerden çok hesaplanmış bir (aydınlanmış) milliyetçiliğe dayanmıştı. Her iki dünya savaşında da uygulanan “kıyı dengeleyici” rolü ile müttefiklerinin büyük kayıplara uğramasına engel olmuş, ABD kendisi için en az kayıp ve masrafa mal olacağı zamanda savaşa girmişti. Kore ve Vietnam savaşları hariç, Soğuk Savaş boyunca ucuz yöntemler, vekilli savaşlar, ambargolar ve silahlanma yarışları ile Sovyetleri iflas ettirmeye çalıştılar. Sovyetler, Soğuk Savaş boyunca GDP’nin üçte birini savunmaya harcarken; ABD’nin %15’i geçmemiş, zorunlu askerlik getirmemişti. Sözde demokrasi ve özgürlüklerden yana olmakla birlikte, ABD bugün olduğu gibi pratikte askeri diktatörler veya otokrat kraliyet aileleri (Latin Amerika, Asya, Afrika ve Ortadoğu’da) ile müttefik olmayı seçti.

            Aydınlaşmış liberal milliyetçilik, iki yüzyıl boyunca Amerikan çıkarlarına hizmet etti. Post-milliyetçiliğe geçiş Nixon ve Clinton dönemleri arasında oldu. Nixoncu milliyetçilik, Amerika’nın askeri olarak aşırı büyüdüğü ve göreceli olarak ekonomide küçüldüğü algısına dayalı alternatif bir büyük strateji idi ama tutmadı. Dwight Eisenhower gibi Richard Nixon da, Sovyetlere karşı yürütülen ve pek sevilmeyen, pahalı vekilli savaşların hızını kesiyordu. Nixon; yumuşama, böl ve yönet, Sovyetlere karşı Çin’i kullanmak gibi masrafız yöntemleri istiyordu. Nixon Doktrini’ne göre, vekil devletler Amerikan askerlerine güvenmektense kendi savaşlarını kendileri yapmalı idi.

Reagan yönetimi esnasında siyasi ideoloji yeni muhafazakârlar (neo-conlar) ile aralarında başkan yardımcısı George H. W. Bush, James Baker ve Brent Scowcroft gibi isimlerin bulunduğu realistler arasında bölünmüştü. Soğuk Savaş’ın bitişi ve Sovyetler Birliği’nin dağıldığı dönemde zafer kazanmış havasından kaçınan baba Bush, çok gevşek ölçüde neo-con idi. 1990’lı yıllarda masraf ve fayda analizleri Amerikan realizmini düşüşe geçirdi.

ABD’nin Soğuk Savaş sonrası büyük stratejisi, iki partinin elitlerinin paylaştığı ve post-milli küreselci yeni ideolojinin payanda yapıldığı, Amerikan küresel hegemonyası oldu. Eski moda Wilson ve Roosevelt’in ‘uluslararasıcılık’ anlayışından farklı olarak, yeni post-milliyetçi yaklaşım Amerikan ulusal çıkarı ve insanlığın çıkarını birleştirecek ve aynı şey olacaktı[15]. Post-milliyetçilik başlangıçta konsept olarak kendi kaderine tayin hakkına ve bölücü hareketlere karşı idi ama devlet egemenliğini zayıflatmayı benimsedi ve bunu Amerikan bombardımanlarının, işgallerinin ve diğer müdahale şekillerinin meşru çatısı haline getirdi. Post-milliyetçiler yeni norm olarak ABD ve müttefiklerinin istediği zaman devlet egemenliğini yok edebileceğini öngörüyordu[16]. Bunun gerekçesi, sadece bir devletin soykırım uygulaması değil, kendi vatandaşlarını korumakta zorlanması da olacaktı. Bu nedenle, R2P[17] yani “koruma sorumluluğu” denilen konsept icat edildi. R2P, ABD ve müttefikleri için dünya genelinde avlanma ehliyeti oldu; seçilen ülkelerin iç işlerine siyasi ve askeri müdahale etmek için kullanıldı. Bu aslında ne post-milliyetçilik ne de uluslararasıcılık idi.

ABD’nin geçmişinde büyük politika olarak yalnızcılık, korumacılık ve yerlicilik var[18]. Çok pahalı Amerikan küresel hegemonyasından II. Dünya Savaşı öncesinin yalnızlığına dönmek için henüz erken çünkü ülke hala küresel hegemonyayı temsil ediyor ve pek çok itiraz alabilir. Korumacılık ise ABD’nin yoğun ihracat yaptığı, tek taraflı başkalarını sömürdüğü ve teknolojik yeniliklerine pazar aradığı küreselleşmiş bir dünyada diğer ülkelerin itirazını çekeceğinden bir yere kadar uygulanabilir. Yerlicilik ise sıkı göçmen politikaları ile çok kültürlülüğü birleştirmek demek ama bu da yabancı korkusu ve moral sorunlar yaratıyor.

Nixon döneminden kalma aydınlanmış milliyetçiliğin yeni versiyonu, Amerikan müttefikleri ve ortakları daha fazla yük paylaşması, üretim endüstrilerini ulusal güvenlik vasıtası gibi görmesi olabilir. Amerikan küresel hegemonyası Avrupa, Asya ve Avrupa’da başka bir gücün hegemon olmasını önlemeyi öngörürken, yeni ve ara bir model bulunabilir. Gerçek olan küresel olarak hem güç dengesi hem de kıyı dengeleyici rolünün çok pahalı olduğudur. Bazı ülkelerin kendi haline bırakılması, ABD’nin masraflarını ve yükümlülüklerini azaltır. Bunun yolu Avrupa ve Asya’daki Amerikan askerlerinin çekilmesidir. Diğer bir ara formül bu yükümlülük ve masrafların karşılıklı dengelenmesi olabilir. İşte yeni ABD başkanı Trump’ın yapmaya çalıştığı da budur.

Özet olarak ABD, küresel hegemonya ve post-milliyetçi dönemi geride bırakarak aydınlanmış Amerikan milliyetçiliğine geri dönüyor. Önce gelme stratejisine göre; ABD, bugüne kadar müttefiki olan ve koruduğu ülkelerden masraflara katılmasını hatta bazılarından başının çaresine bakmasını isteyecek. Merkantilist ülkelerden kendi sanayisini koruyacak ve ticarette karşılıklılık esas olacaktır. Kıyı dengeleyici rolünü ise ekonomik milliyetçilik ile birleştirecektir. Göçmen politikasının temeli ise yetenek avcılığı ve uzun dönemli nüfus artışı olacak, göçmenlerin ekonomik entegrasyonu ve kültürel asimilasyonu temel alınacaktır. Bu Amerikan güvenliği ve borçlarını ödemesi için seçilen restorasyon yolu; 25 yıldır süren yanılgı, bozgun ve akılsız işlerden sonra ulusal çıkara geri dönüştür. İşte Trump, bu rolü oynamak zorunda kalmıştır.

Sonuç..

Amerika, küresel güç üstünlüğünün zirvesine bu hafızayı yaratan ve kullanan Washington’daki tarafsız elitin geliştirdiği değerler ve stratejilerin vasıtası ile ulaştı. Bu hafızanın çimentosu ise kendine güvenen ve özür dilemeyen Amerikan milliyetçiliği oldu. Amerikan Soğuk Savaş’ta amacına “çevreleme” stratejisi ile ulaştı. Bugün onun yerine literatüre “kıyıdan denize dengeleme[19]” veya “stratejik destekleme konsepti[20]” gibi stratejiler giriyor. ABD, Soğuk Savaş sonrası büyük stratejisini belirlemede iki önemli zorluk yaşamaktadır;

(1) Geleneksel değerlere uygun şekilde günümüzün tehditlere ilişkin temel prensipler belirleme zorluğu,

(2) Diğer yandan kısa vadeli önceliklerin uzun vadeli bir stratejinin sık sık önüne geçmesi.

1949’da Truman için öncelik Avrupa ve Avrupa-sonrası yeni dünya düzeni idi. 1985’te Reagan için öncelik Sovyetler Birliği, hedef şeytan imparatorluğuna son vermekti. Clinton döneminde NATO’nun genişlemesine önem verilirken, bugünün Asya-Pasifik ekseni için bu ittifak çok ta gerekli olmayacak. Soğuk Savaş’ın bitişi ile birlikte ABD, aydınlanmış çıkar anlayışından vazgeçerek, post-milliyetçiliğin hâkim olduğu bir küresel hegemonya stratejisi izlemeye başladı. 2001’den beri ise öncelik Ortadoğu ve bölge haritası ABD’nin çıkarlarına göre yeniden çizilmek isteniyor. Ancak, bu büyük strateji moral, özgürlük ve güvenlik gibi kavramların geliştirilmesini unuttu.

Şimdi, Amerika hatta Batı sonrası bir dünyaya gidiyoruz. Bu tıpkı iki dünya savaşı arası dönemde olduğu gibi kutupsuz ve kaos içinde bir dünyadır. Bugünün dünyasında ABD’nin dünya genelinde yükümlülükleri, gücü ile orantılı olarak azalma sürecindedir. Mevcut ABD karar verme ve istihbarat yapıları artık küresel bir imparatorluğu sürdürecek yetenekte değildir. Bu sadece materyal kabiliyet anlamında değil, ABD’nin savuna geldiği moral ve demokratik değerlerde çürümüş, yozlaşmıştır. ABD’nin 19. yüzyıldan kalma elitleri ile hala oynayacağı bir büyük oyun artık ortada yoktur[21]. Amerika’nın doğu sahilindeki akademik-politikacı-medya kompleksi ve onların okulları doğru nesli yetiştirecek gerçek bir vizyon ve istek oluşturamadılar. Silikon Vadisi’nden Arap Baharına pek çok yapıcı ve yıkıcı proje ortaya çıktı. ABD düşünce yapısını daha da doğrusu kolektif kurumsal hafızasını kaybetti. Yanlış savaşlar ve müdahaleler ABD’yi şimdi tüm askeri, ticaret ve göçmen politikalarını ve dolayısı ile çıkarlarını yeniden gözden geçirme noktasına getirdi. Bunlar dünya düzenini değiştirmez ama ABD için yeni bir milliyetçilik zamanı.

[1] Stratfor, The Geopolitics of the United States, Inevitable Empire, (July 4, 2016).

[2] US Department of State, Outline of U.S. History, Bureaue of International Information Programs, (2005), 130-139.

[3] US Department of State, İşte Amerika, Office of International Information Programs, Amerikan Basın ve Kültür Merkezi, (İstanbul, 2001), 11.

[4] US Department of State: a.g.e., (2005), 89.

[5] U.S. Census Bureau: America At the Dawn of New Century, Population Profile of United States, http://www.census.gov/population/pop-profile/2000/chap01.pdf, (21 Eylül 2007).

[6] William C. Martel, Grand Strategy in Theory and Practice: The Need For an Effective American Foreign Policy, Cambridge University Press, (2015).

[7] George Friedman, The Virtue of Subtlety: A U.S. Strategy Against the Islamic State, Geopolitics Weekly, (September 9, 2014).

[8] Rupert Smith, The Utility of Force, Knopf, (New York, 2007), 66.

[9] George Friedman, From Estonia to Azerbaijan: American Strategy After Ukraine, Geopolitical Weekly, (March 25, 2014).

[10] Paul D. Miller, American Grand Strategy and the Democratic Peace, Survival, Vol.54, No.2, April-May 2012, 49–76.

[11] Paul D. Millar, Five Pillars of American Grand Strategy, Survival: Global Politics and Strategy, Vol.54, October–November 2012, 7-44.

[12] Volker Ruehe, Yeni Güvenlik Sorunlarına İlişkin Avrupa Bakış ve Politikaları, Dünya’da Yeni Güvenlik Anlayışları, Harp Akademileri Basımevi, (Yenilevent-İstanbul, 2003), 13-18.

[13] Zbigniew Brzezinski, Tercih, Çev. C.Küçük, İnkıkap Kitapevi, (İstanbul, 2004), 40-42.

[14] Francis P. Sempa, U.S. National Security Doctrines Historically Viewed, American Diplomacy, (April 6, 2004).

[15] Michael Lind, The American Way of Strategy, Oxford University Press, (2006), 81.

[16] Michael Lind, The Case for American Nationalism, TNI, (May 17, 2015).

[17] R2P: Responsibility to Potect.

[18] Lind, ibid, (2006), 117.

[19] Christopher Layne, From Preponderance to Offshore Balancing: America’s Future Grand Strategy, International Security, Vol.22, No.1, Summer 1997, 86-124; Stephen M.Walt,  In the National Interest: A Grand New Strategy for American Foreign Policy, Boston Review, Vol.30, No.1, Feb/Mar 2005.

[20] Wayne Porter, Mark Mykleby, A National Strategic Narrative, Woodrow Wilson International Center for Scholar, (Washington DC, 2011).

[21] Louis Janowski, Neo-Imperialism and U.S. Foreign Policy, The Diplomat, (May 28, 2003).