15 Temmuz…

O geceden bana kalan bir asker ile polisin sarılmış görüntüsü.

Bana göre Türkiye Cumhuriyeti’nin o gece ne yaşadığını anlatan en iyi fotoğraftır bu. Çünkü askerin ve polisin yan yana FETÖ’ye ve tahribatına karşı “birlikte karşı duruşu”nu temsil ediyor.

Bu fotoğrafı iki açıdan analiz edeceğim.

Birincisi, bu fotoğraf Türkiye’nin ayrışma ve çatışmalı kopuş sürecine karşı duruşunu anlatıyor.

İkincisi, bu fotoğraf karanlığa karşı, bizleri aydınlığa çağırıyor.

Yayınlarda sıkça şöyle diyorum;

Hep birlikte yaşadığımız,

Kimsenin kimseyi incitmediği,

Adil bir dünya istiyorum!

Evet, böyle bir dünya istiyorum ve bunun bir gün olacağına inanıyorum.

İşte bu fotoğraf bence aydınlığa çağrıyı destekliyor. O gece yaşananlara itiraz ediyor ve karşı karşıya getirilmiş iki unsurun birliktelik görüntüsünü üreterek bize, ‘başka bir dünya mümkün’, bu karmaşanın içinde ‘farklı bir çıkış’ mümkün duygusunu veriyor.

Halkın itiraz kültürü demokrasinin varlığına işaret eder. Bir yanda infialle hareket edip yakıp yıkma-kırıp dökme görüntüleri, diğer tarafta barışçıl itiraz.

Haa, elbette demokrasi kavramının içerdiği anlamı da günümüzde emperyalizmin oyuncağı olmuş diye eleştirebilir hatta küçümseyebilirsiniz. Ancak, insanlığın elinde henüz daha iyi bir kavram yok. O yüzden bazı çevrelerden zaman zaman gelen medeni dünya eleştirilerine kapılmamak gerekiyor. 

Günümüzün evrensel hukukunun ve demokrasi anlayışının oluştuğu zamana dönmek belki faydalı olabilir. Örneğin, 18. yüzyılda Immanuel Kant’ın ortaya koyduğu temel felsefeye ve bugün yaşadığımız dünyayı aydınlığa götüren öncül düşünceye dönmek…

Ebedi Barış Üzerine Deneme’sinde Kant ölçüyü şöyle belirliyor:  

  • Bir devletin esas teşkilâtı cumhuriyetçi olmalıdır.
  • Devletler hukuku hür devletlerden kurulu bir federas­yona dayanmalıdır.
  • Dünya vatandaşlığı hukuku, evrensel bir misafirlik şart­ları ile sınırlandırılmalıdır.

Dünya Kant’ın söylediği ilkeler etrafında gezinirken, çok da başarılı olmamış olabilir. Ancak bu sunulan ilkelerin sorunu değil ve bize de bu ilkelerden vazgeçme kolaycılığını-hakkını vermez.

Şimdi, tekrar Türkiye üzerine düşünmeye ve o geceye dönersek, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ve müthiş bir varoluş savaşının ardından çağdaş dünya ilkelerine eklemlenerek, safını aydınlıktan yana belirleyen Türkiye Cumhuriyeti, o gece karanlığa karşı mücadele vermiştir.

Bu ülkenin kuruluş felsefesi net aslında. Dolayısıyla Mustafa Kemal Atatürk’ün idealleri ile yetişen nesillerin kafası da net. Ancak yeni bir tarih yazmak isteyenlerin yarattığı algı rüzgârından etkilenen çevrelerin kafası karışık. Sonuçta netleşmek için, özellikle laiklik ilkesinin ne kadar önemli olduğunu anlamak ve anlatmak gerekiyor, yorulmadan…

Çünkü bize 15 Temmuz’u yaşatan karanlık, devletin laiklik ilkesi gözetilmeden yönetilmesinin sonucudur. 15 Temmuz, cemaatlerin desteklenmesi, din kimliği ile kurumların dizayn edilmesinin acı sonucudur. Üstelik yanlıştan dönülmediği tartışılıyor şu günlerde…

Çok uzatmak istemiyorum ama çok yönlü düşünülmesi gereken bu süreçte, modern dünyanın evrensel demokrasi-hukuk gibi kavramlarının kâğıt üzerinde kaldığı tartışılırken, buna tepki olarak konumumuzu bazılarının yansıtmak istediği yerde alamayız. Çünkü bu da karanlığa hizmet eder.

Paradoks gibi görünüyor ve OHAL ortamında nasıl olabilir ki diye düşünüyor insan ama zamanın ruhu bize açıkça yol haritası sunuyor aslında…

Önce ulus devleti yaratan burjuvazi şimdilerde çok uluslu şirketlere evirildiği için, ulus devletin sınırları içindeki korumacılık kalktı; yerine çokuluslu şirketlerin istediği “kuralsızlık” kondu. Neoliberalizm ile çok uluslu şirketler ulus devletleri yok etmeye başladı. Yaşanan şu; Ortadoğu’da ülkelerin sınırlarının yeniden çizilmesi, ülkelerin parçalanması ve küçük devletçiklerle bölgenin kontrolünün sağlanması…

Burada bir duralım ve neoliberalizm ile 15 Temmuz bağının parantezini açalım;

OHAL‘in, “Patronlar rahat etsin, işçiler greve çıkmasın diye kullanıldığını” söyleyerek savunmak bize tam neoliberalizm gerçeğini anlatmıyor mu?

Tankların önünde durup demokrasi mücadelesi verenler, aslında işçi olduklarını unutmuşlar mı, en temel demokratik hak olan ‘grevden’ olduklarının farkında bile değiller mi?

Ve onları ‘millet’ kavramının içinde niteleyerek yönetenler, tam da dünyanın küresel karanlığını ‘unutturma’ becerisini göstermiyor mu?

Sonuçta buradan varacağımız yer, bir anlamda, çözülme, yok olma sürecidir. Haklarından olmuş, yurttaşlık hakları elinden alınmış yığınların mücadele edebilmesi mümkün değildir…

Bir başka açıdan da buradan varacağımız yer, Suriye-Irak ve Türkiye’nin Güneydoğu’sunda yaşananlar ve Yugoslavyalaşma tartışmasıdır. İşte bu yüzden dünyada olup bitenlerle, bize yaşatılanı birlikte görmek zorundayız.

İşte bu yüzden yurttaşlık kimliği etrafında buluşup, birlikte mücadele etmeliyiz.

İşte bu yüzden bizi ayrıştıranlara karşı da birlikte karşı durabilmeliyiz.

Maalesef anlaşılmayan da bu…

O geceye ve FETÖ’nün güçlenmesine,

Halen devam ettiği söylenen başka oluşumları besleyen ümmetçi kafaya,

Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlığı yerine farklı kimliklerle modern devlet sistemimizi yok etmeye çalışanlara,

Kısacası sonuçlarını şu günlerde çok net yaşadığımız tüm bu karanlığa sebep olanlara karşı “birlikte karşı durabildiğimiz” günler dileğiyle…