Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat 2026 tarihinde başlattıkları saldırılarla oluşan bölgesel savaş ortamına yönelik 7 Mart 2026 tarihinde bir ön değerlendirme makalesini sizlerle paylaşmıştım. (https://ankaenstitusu.com/abdnin-ve-israilin-motivasyonlari-ve-politik-hedefleri/) Savaşın başlangıcından bu yana neredeyse bir aya yakın bir süre geçti. Bu süre zarfında ABD ve İsrail tarafından savaşa gerekçe olarak ifade edilmesi gereken gerçekçi “politik hedefler” bir türlü açıklanamadı. Bu süreçte yaşananlar kapsamında İran’da Rejim Yönetiminde olan siyasi ve askeri lider/yönetici kadrosunun sistematik olarak hedeflendiğini, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerinin unsurlarına yönelik önemli saldırılar yapıldığını izledik. Başlangıçta asla hedef alınmayacağı açıklanan İran alt yapı sisteminin de vurulmaya başlandığını, buna karşılık İran tarafından Körfez ülkelerinde ve Irak’ta bulunan ABD üslerine ve özellikle İsrail’e yönelik hatırı sayılır İHA ve füze taarruzları yapıldığını gördük. Şu ana kadar orantısız bir teknolojik güçle yapılan saldırılara karşı yıkılmadım ayaktayım dercesine mesajlar veren bir İran vardı. Devam eden sürecin taraflar açısından daha da zor olacağını söylemek mümkün.
Savaşın asıl nedeninin İran’ın nükleer silah sahibi olmasını engellemek olduğunu, hatta bu saldırıların yapılmamış olması durumunda İran’ın ABD ve İsrail’e saldırabileceğini Trump’ın ağzından defalarca duymuştuk. Bu sözler bir manipülasyon ifadesi gibi sık sık tekrarlandı durdu. İlave olarak hak arayışında olan muhalif İranlılara “Gösterilere devam edin, hatta size kötü davranan rejim görevlilerini not edin, yardım yolda” sözlerini işittik. Aynı sözlerin sahibi Trump, işler istediği gibi gitmeyince “İran’da demokrasi olması umurumda değil, ABD ve İsrail ile iyi geçinecek bir mollanın seçilmesine de razıyım” demişti. Netenyahu cephesinden ise daha az çelişkili de olsa İsrail’in gücünü fazlasıyla aşan söylemler işitmiştik. “İran’da nükleer programı çökertmek, balistik füze programını çökertmek ve “rejim değişikliğine yol açmak” olmak üzere üç hedefe odaklandıklarını söyleyen Netenyahu “Devrimleri havadan yapamazsınız. Havadan pek çok şey yapabilirsiniz, biz de yapıyoruz, ama bir de karada bileşeni olmalı… İran halkına bu rejimi devirebilme fırsatı verdik” sözlerini sarf etmiş ve İran halkını sokağa davet etmişti. Ancak Trump’ın ve Netenyahu’nun İran’daki muhalefete yönelik “Rejimin elini zayıflatmak için gösterilere devam edin.” çağrılarına bugüne kadar olumlu bir karşılık vermedi. Bunun en büyük nedeni, molla yönetimini devireceğini söyleyenlerin daha ilk günden itibaren füze saldırılarıyla masum çocukları öldürmeleri, asıl niyetlerini gizleme çabalarının açığa düşmesi ve İran’a karşı başlatılan teolojik saplantılı jeopolitik arsızlıkta baskıya karşı direniş zihniyetinin yurt savunmasına evrilmesiydi.
ABD’nin resmi olarak açıkladığı “Tehdit Değerlendirmesinde” ve “Strateji Belgelerinde” asıl dış tehdidin Çin olduğunu, ilave tehdit unsurları olarak Rusya, İran ve Kuzey Kore’nin zikredildiğini biliyoruz. Bu açıdan bakıldığında, Venezülla baskınından sonra gerçekleştirilen İran saldırısının Çin’in iki büyük petrol sağlayıcısını kontrol altına alarak adım adım Çin’e ulaşmak olduğu düşünülebilir. Bu amaçla bazı hazırlıkların yapılmış olabileceğini de söylemek mümkün. Örneğin öncesinde İran’da halk hareketlerinin motive edilmesinde, Pakistan-Afganistan arasında sıcak çatışmaların başlamasında, Türkiye’deki Kürt açılımıyla başlayan süreç de dâhil olmak üzere bölgedeki tüm Kürt yapılarının İran aleyhtarlığında buluşturulmak ve mümkünse PJAK unsurlarının canlandırılmak istenmesinde, ABD ve İsrail’in desteğinin olmadığı söylenebilir mi? Ancak ABD açısından tüm bu hazırlığa katkı verilse de İran’a yapılacak askeri bir harekâtta gerçekçi bir politik hedefin olması ve geniş bir koalisyonla hareket edilmesi gerekirdi. Öyle mi oldu? Hayır. Nihayetinde Almanya’nın ve hatta Diego Garcia Üssü’nü ABD Hava Kuvvetleri’nin kullanımına açmak zorunda kalan İngiltere’nin resmi makamları bile “Körfezde devam eden savaşın NATO’yu ilgilendirmediğini” açıkça söylediler. NATO üyelerine ilave olarak Güney Kore, Avustralya, Japonya hattından da beklenen destek verilmedi. Hal böyle olunca İran’a karşı uluslararası bir koalisyon oluşturularak çoğunluk sinerjisi gerçekleştirilemedi ve demokrasi maskesi takılamadı. Artan eleştiriler karşısında Beyaz Saray tarafından, operasyonun net hedeflere sahip olduğu savunularak ‘Destansı Öfke Operasyonu’ adı verilen askeri planın dört ana politik ve askeri hedef üzerine kurulu olduğu açıklandı ve hedefler şöyle sıralandı:
1) İran’ın balistik füze programının yok edilmesi,
2) İran donanmasının etkisiz hale getirilmesi,
3) Bölgesel müttefik ağının dağıtılması,
4) İran’ın nükleer silah elde etmesinin kalıcı olarak engellenmesi.
Bu hedefler göz önünde bulundurulduğunda ve başlangıçta İran’daki muhalif kitlelere yönelik yapılan çağrılarla sonrasındaki söylemlerin birbiriyle çelişmesi dikkate alındığında, ABD Yönetimi adına belli bir kafa karışıklığının ve zevahiri kurtarma çabasının olduğunu söyleyebiliriz. Olan bitenleri değerlendirdiğimizde, politik sürecin “ya tutarsa” düşüncesiyle yürütüldüğünü ve askeri harekâtlarda elde edilen sonuçlara göre “politik hedefin” güncellendiğini anlıyoruz. Nesnel olarak ve objektif bir yaklaşımla, ABD açısından, “Harp Prensipleri”, “Taarruz Harekâtının Esasları” ve “Harekât Etüdü” metodolojisine uygun şekilde bir “Düşman Değerlendirmesi” yapılmadığını, “Düşman Durumunun” net olarak ortaya konamadığını ve “Düşman İmkân Kabiliyetlerinin” doğru tespit edilemediğini ifade edebiliriz. Her gün “Yok oldular, öldürüldüler, bittiler, imha edildiler” benzeri gayrı ciddi algı yönetim ifadeleriyle aşağılanan İran’ın ertesi gün bölgedeki ABD ve İsrail hedeflerine hassas doğrulukla füze ve İHA taarruzları yaptığını görüyoruz. İran da büyük olasılıkla bazı müttefiklerinden belli ölçüde istihbarat ve diğer destekleri de alıyordur. İşin doğası böyle. Hatta Çin ve Rusya cephesinden bakıldığında, ABD’nin mevcut politik yönetiminin ve Silahlı Kuvvetlerinin imkân kabiliyetlerinin tartıldığı bir laboratuvar ortamının mevcut olduğunu söyleyebiliriz. İsrail ve ABD adına Hava ve Deniz Kuvvetlerine ait yeteneklerin büyük oranda kullanıldığı süreçte İran’ın kendi toprağında vatan savunması yaptığını unutmamak gerek. Yapılacak tüm değerlendirmelerde, İran’da MÖ 9’uncu yüzyıla kadar giden ve yaklaşık 2500 ila 3000 yıllık devlet geleneğine sahip 91 milyon nüfusu aşkın insanın yaşadığı bir Milletin olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Üstelik İran coğrafyası da ev sahibine doğal bir koruma sağlamaktadır. Bütün bu gerçeklere rağmen ana karaya yönelik çılgınca bir kara harekâtının sonuçlarının ağır olacağını belirtmek gerek. Eğer mahdut hedefli olarak sadece İran’ın petrol ihracatının büyük bölümünün sağlandığı Hark Adası’na ve /veya Hürmüz Boğazı çıkışındaki Küçük ve Büyük Tumb Adaları’na yönelik kara operasyonları düşünülüyorsa bu başlangıçta mümkün olabilir görülse de Adaların uzun süre muhafazalarını sağlamak çok zor olacaktır. Bu durumda savaşın Pakistan bölgesine sıçrama riski de artacağı için Pakistan’ın Gwadar Limanının uzun süreli işletme ve kontrol hakkını elinde bulunduran Çin’in de doğrudan ya da dolaylı müdahil olabileceği koşullar oluşabilir.
Savaşın başlamasından itibaren birinci ayın sonuna yaklaştığımız şu günlerde, ilk andan itibaren konuyu bilenler olarak öncelikle “Bu savaşın politik hedefinin belirsiz olduğu ve bu nedenle askeri harekâtların hedeflerinin somut olarak ortaya konmasının mümkün olmadığı ve elde edilen sonuçların hedeflerle uyumluluğunun ve başarısının da ölçülemeyeceği” eleştirisini yaptık. Tüm bu bilimsel eleştirilere karşı İsrail ve ABD cephelerince harekât başladıktan günler, haftalar sonra bazı “hedefler” zikredildi. “Politik ve askeri hedeflerin” iç içe geçtiği bu açıklamalarda bir uyumsuzluk vardı. Örneğin İsrail’in dillendirdiği ”rejim değişikliğine yol açmak” şeklinde ifade edilen nihai hedef ABD makamlarınca ifade edilmemişti. Yaklaşık bir ay sonra yaşanan bu çelişki bile aslında bu savaşın İsrail zorlamasıyla başlatıldığını ya da saldırı zamanının öne çekildiğini göstermektedir. Her iki olasılıkta da ABD açısından süreç yönetimindeki “Uygunluk” ve “Zamanlılık” prensiplerinin ihlâlleri oluşmuştur. Rusya’nın 2021 yılında Ukrayna’ya yönelik başlattığı askeri harekâtta da ilk üç ay için bilimsel ve nesnel eleştiriler yapmış (https://ankaenstitusu.com/rusyanin-harp-prensiplerini-ve-temel-askeri-kurallari-ihlal-eden-beklenmeyen-hatalari/) ve haklı çıkmıştık. Binlerce yıllık harp tarihinin prensiplerini hafife alır ve savaş gibi kompleks bir kararda adeta “kervan yolda düzülür” derseniz müttefikleriniz ve hatta kendi çalışma arkadaşlarınız bile sizi yalnız bırakırlar. Savaşın sonucu ne olursa olsun müttefikleriniz nezdinde güven kaybedersiniz. Pek de doğru olmayan kararlarınız yüzünden şüpheler oluşur ve hatalı kararları verenler önünde sonunda bunların politik sonuçlarıyla yüzleşirler. Hepsinden önemlisi savaşın gerekçeleri hakkında hemen hemen tüm dünya ülkelerinde olduğu üzere kendi iç kamuoyunuzda bile yoğun şüpheler varsa, Trump’ın İsrail’in baskı ve şantajıyla böyle bir savaş kararı verdiği yönünde iddialar yayılmışsa ve siz makamınızda bazı kilise mensuplarıyla değişik pozlar veriyorsanız, insan uygarlığının 21. yüzyılında halâ teolojik saplantılarla kendinize ulvi görevler biçerek jeopolitik hamleler yapacağınızı sanıyorsanız kendi ekibinizde bile çatlaklar yaşamaya başlarsınız. İran sürecinin ve devamında alınacak kararların ABD kamuoyuna ve seçmenlere de etkisi olacaktır. Süreci dışarıdan izlemeye devam edeceğiz.