Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

Araştırma yapma ve haberleştirme alanında başarılı bir gazeteci olan Sn. Barış TERKOĞLU’nun LinkedIn adlı “profesyonel iş kurma, oluşturma” amaçlı sosyal medya ağında, bir NATO çalışanı tarafından yapılan; “iştahlı, gururlu ve armalı” paylaşımı fark etmesiyle başladı. Paylaşımda:” “Çokuluslu Kolordu Türkiye (MNC-TÜR) kurulmasına katkıda bulunmaktan gurur duyuyorum. Yeni bir NATO kuvvet yapısı karargâhı olarak MNC-TÜR, NATO’nun caydırıcılık ve savunma duruşunu güçlendirmede, çokuluslu birlikte çalışabilirliği artırmada ve ittifakın operasyonel hazırlığını desteklemede kilit bir rol oynayacaktır.” ifadeleri yer almaktaydı. Sn. Terkoğlu’nun, ilgili hesap sahibinin paylaşımında duyurduğu hususları, Milli Savunma Bakanlığı’na teyit ettirmesi sonucu yazdığı makale sayesinde çok önemli bir gelişmeyi öğrendik. Gazeteci arkadaşımızın gayreti neticesinde Bakanlığımızın doğrulamak durumunda kaldığı açıklamada şöyle denmiş: “Bu çalışma NATO’nun bölgesel planlamaları kapsamında yapılıyor. Başladı ama henüz nihayete ermiş değil. Henüz kurulmuş değil, kesin kurulacak da diyemeyiz. Arması da kesin olarak bu değil. Çalışma geçen yıl başladı. Son İran krizi ile ilgisi yok. Evet, NATO kapsamında yapılıyor ama biz yapıyoruz, yerli bir çalışma.” (https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/bakanliktan-dogrulattigim-bilgiler-2488786)
Sonrasında kamuoyunda oluşan refleks tepkiler ve bunlara karşılık olarak, öncesinde NATO hizmetlerinde bulunmuş bazı eski askeri ve dışişleri bürokratlarının karşı refleks tepkileriyle oluşan karmaşada Bakanlık tarafından yeni bir açıklama yapıldı. Şu ifadeler kullanıldı: “Bakanlığımız tarafından, 2023 yılında NATO Güneydoğu Bölgesel Planı kapsamında bir kolordu karargâhı kurulmasına yönelik çalışmaların başlatılması emredilmiş ve bu niyetimiz 2024 yılında NATO’ya beyan edilmiştir. (…) Karargâhın çok uluslu bir yapıya dönüştürülmesine yönelik çalışmalar NATO makamlarıyla koordineli şekilde sürdürülmekte olup NATO prosedürleri henüz tamamlanmadığından onay süreci devam etmektedir.” (https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/nato-yla-nikâh-tazeleme-2491626)
Bu konunun evveliyatının da olduğu muhakkaktı. Sonrasında onu da öğrenme şansını yakaladık. Söylenenler şunlardı: “Türkiye, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırdığı 2022 yılından itibaren ittifakın odağının tamamen Doğu Avrupa’ya kaymaya başlaması üzerine kıtanın güney ve güneydoğusunda yaşanan tehditleri gündeme getirmiş ve aynı yıl Madrid’de yapılan zirvede bu konunun ayrıca ele alınmasını sağlamıştı. Savunma Bakanlığı kaynaklarının atıfta bulunduğu bölgesel planlar, ittifakın 2023’te Vilnius zirvesinde ele alınmış, Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı etkilere yanıt verecek şekilde güncellenmişti. Vilnius’ta başlatılan süreç 2024’te Washington’da yapılan zirvede alınan kararlarla somutlaşmış ve kıtanın güney bölgelerinde yaşanan ve yaşanabilecek tehditlere karşı daha güçlü, stratejik ve sonuç-odaklı yaklaşımı içeren bir eylem planının kabul edildiği açıklanmıştı. https://www.bbc.com/turkce/articles/cwy3641kzklo)
Tam bu konuyu yeni öğrenmişken üstüne bir de İstanbul Boğazı girişinde “Çok Uluslu Deniz Unsur Komutanlığı’nın” kuruluş hazırlıkları olduğunu öğrendik. Mikroblog kategorisindeki “X” Sosyal Medya Paylaşım Platformunda kullanılan MSB hesabından yapılan bir paylaşımda: “24 Mart 2026 Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyonel Karargâhı Komutanı Tümgeneral Jean-Pierre Fague (Fransa) ve Komutan Yardımcısı Tümgeneral Richard Stewart Charles Bell (Birleşik Krallık) ile beraberindeki heyet tarafından, Anadolukavağı/Beykoz’da konuşlanması planlı Deniz Unsur Komutanlığına ziyaret gerçekleştirildi.” ifadeleri geçmiş ve ziyaretin fotoğrafı da paylaşılmıştı. Elbette şaşırdık. Adı geçen hesapta ziyaret ve etkinlik fotoğrafları paylaşıldığını biliyoruz. Ancak mesajda geçen “Anadolukavağı/Beykoz’da konuşlanması planlı Deniz Unsur Komutanlığına…” ifadesi bilinçli kamuoyunda önemli bir rahatsızlık yarattı. Konuyu açacağım.
Bu kronolojik hatırlatmalardan sonra oluşan iklime ve sürecin yürütülmesine yönelik bazı katkı ve değerlendirmeler sunmak istiyorum. Bir düşünce kuruluşu kurucusu olarak, her zaman fikir farklılıklarından üretim doğacağına inanmışımdır. Tüm önemli konular, anılan konularla ilgili yeterli bilgiye, deneyime sahip ve sağlıklı öngörüsü olanlar tarafından saygılı ve ölçülü süreçlerde tartışılmalı ve bir karargâh çalışması mantığıyla fayda ve mahzurlarıyla ortaya konabilmelidir. Konumuza dönecek olursak iki çok önemli gelişmeye ilişkin başlangıç bilgilendirmelerinin sağlıklı yapılmamış olmasıyla bir huzursuzluk oluştuğu ortadadır. Kamuoyunun, bu aniden oluşan kırılgan zeminde gösterilen refleks yaklaşımlar nedeniyle kutuplaşmaya varan rahatsız edici bir ortamda kaldığını görüyorum. Negatif ve pozitif uçların baskın yönlendirmesinden ziyade konuyu nedeni, nasılı ve olası sonuçlarıyla analiz etmemizin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Öte yandan mevcut konuların, hâlihazırda görevde bulunan Silahlı Kuvvetler, Dışişleri ve ilgili kurumlara mensup bürokratların asli sorumluluğunda olduğunun bilincinde olmakla birlikte, önemli milli konularda düşüncelerimizi ortaya koyma ve dolaylı olsa da istişarede bulunabilme hakkımızın olduğunu da ifade etmek istiyorum. Devlet, yalnız bugün görevde olanların değil, hepimizin devleti olarak Büyük Türk Milletinin çıkarlarını sağlamak için vardır. Köklü Türk Devlet Geleneğinde ve bütün modern devlet yapılarında istişare mekanizması önemli yer tutmaktadır. İlave olarak bu konular bugünü olduğu kadar geleceğimizi de ilgilendirmektedir. Ayrıca, Anayasal “Siyasi Güç Unsurları” olarak: Yürütmenin ilgili birimlerinin ve TBMM’nin kamuoyunu zamanında ve doğru bilgilendirme sorumlulukları da vardır.
Öncelikle Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyonel Karargâhının Komutanı ve yardımcısının ziyareti sonucu ortaya çıkan ve İstanbul Boğazı girişinde yapıldığı iddia edilen “Çok Uluslu Deniz Unsur Komutanlığı’nın” kuruluş hazırlıkları hakkındaki düşüncelerimi ifade etmek istiyorum. Anlaşılıyor ki, yapılan açıklamalarda belirtilen ilk gerekçeler “Ukrayna-Rusya Savaşının” yarattığı güvensizlik ortamından kaynaklanmaktadır. Türkiye açısından bakıldığında başıboş mayınlardan ve faili meçhul İHA sınır ihlallerinden kaynaklanan risk ve tehditlere vurgu yapılmaktadır. Sonrasında da Karadeniz’de bir güvenlik ortamı yaratılmasının ancak kıyıdaş ülkelerle sağlanabileceğinin altı çizilerek hukuki boyuta kısmen açıklık getirilmektedir. Kim bu kıyıdaş ülkeler diye baktığınızda, yapılan açıklamalarda yalnızca Romanya ve Bulgaristan’ın adının zikredildiğini anlıyoruz. O halde bazı sorulara yanıt bulmamız gerekiyor. Koalisyonun sıfatının “Ukrayna İçin Gönüllüler” olduğu ve dolayısıyla kurulması öngörülen yapıda Ukrayna’nın varlığı vurgulanmışken Rusya’nın içine alınmadığı bir mekanizmayı tesis ederek Karadeniz’in güvenliğini sağlayacağız demek gerçekçi olur mu? Gerçekçi değilse bu oluşumun sonunda başka planlamalar mı vardır? Bu planlamalara vakıf mıyız? Vakıfsak öngördüğümüz sürecin kontrolümüzden çıkma olasılığı var mıdır? En önemlisi biz Ukrayna- Rusya Savaşında taraf mıyız? Tarafsak bu durumu kamuoyu mu bilmiyor? Planlandığı ve belki de kurulacağı ifade edilen ve bizim dışımızda, içinde sadece Romanya ve Bulgaristan askeri unsurlarının olacağı ifade edilen “Deniz Unsur Komutanlığı’nın” gelecekte başka mekanizmalara evrilebileceğini düşünüyor muyuz? NATO’da çalışmış bazı eski diplomatların daha şimdiden, buranın bir NATO yapılanmasına dönüşebileceğini söylediğini de görmekteyiz. Türkiye Cumhuriyeti’nin Silahlı Kuvvet Unsurları dışında, İstanbul Boğazında bir askeri ve doğal olarak istihbari yapı ihdas etmenin milli güvenliğimiz için çok boyutlu riskler ve hatta tehditler yaratmayacağına emin miyiz? Bu soruları fazlasıyla artırabiliriz.
Şimdi değerlendirmelerimi sunmak istiyorum. Değerli büyüklerim, arkadaşlarım şu an gerek sersem mayınlar gerekse faili belli olmayan İHA’lar tarafından deniz ve hava sahamızda istemediğimiz gelişmeler meydana geliyor olabilir. Mayınlar görüldüğü yerde Deniz Kuvvetlerimizce temizleniyor. İstenmeyen İHA platformları da Hava Kuvvetlerimizce engellenmeye çalışılıyor. Bu riskler dünya üzerinde savaş bölgelerine yakın tüm ülkelerde meydana gelebilir. Bu tür riskleri bertaraf etmek için sorumluluğu yaymak kestirme bir çözüm olabilir ancak dönemsel çözüm peşindekoşarken önemli milli imkân ve kabiliyetlerimizi riske atmak uygun olmayacaktır. Karadeniz’in güvenliğini sağlamak gerekçesiyle illâ bir askeri komutanlık yapısı kurulması gerekiyorsa mekânsal olarak mutlaka Boğaz sınırları dışında örneğin gerçekten Karadeniz kıyı hattında ve hiçbir kıyıdaş devleti dışlamadan (başlangıçta statüsü farklı olarak organize edilebilir) kurulabilir. Ancak mekânı İstanbul Boğazı olamaz. Bu keskin söylemi açmak istiyorum: Konu sadece Montrö kaynaklı haklarımızdan ibaret değil. Elbette Montrö Anlaşması ve Hükümleri pamuğa sarmamız gereken en değerli ve başat iki Ahdi Hukukumuzdan biridir. Diğeri de Lozan Anlaşması ve Hükümleridir. Son gelişmeler doğrultusunda, Montrö Anlaşmasından kaynaklanan haklarımızdan asla taviz verilmeyeceği mesajlarla ifade edilse de Anlaşmaya yönelik olası tüm sinsi riskleri de bertaraf etmek gerekir. Vurgulamak istediğim diğer önemli konu ise Boğaz geçişinden kaynaklanan askeri-istihbari avantajlarımızla ilgilidir. Konunun uzmanları detayları bilirler. Söz konusu avantajları bugün şu ya da bu başlangıç gerekçeleriyle kimseyle paylaşamayız. Böyle bir milli avantajı hiçbir akıllı devlet, içinde yer aldığı ittifaklarla ve kimseyle paylaşmaz. Bu öncelikli konu ilgili kurumların kapalı olarak yapacağı istişareler sonucu zaten anlaşılacaktır. Boğaz’da hiçbir başka devletin ya da ittifakın unsuruna, kontrolün bizde olacağını düşünerek, tek katlı bile olsa yer vermememiz gerekir. En akıllıca olanı rutin ziyaretlerde, konukları Boğaz manzarası eşliğinde yemeğe almak olacaktır. İstihbarat dünyası dönemsel naifliklere uyarak çalışmaz. Bu konularda karar alırken daha kontrollü davranmak gerekiyor.
Son olarak Montrö Anlaşmasının devam koşulları gereği, Romanya ve Bulgaristan’ın gelecekte nasıl ve ne şekilde yönleneceklerinin dikkatle takip ve kontrol edilmesi gerektiğini altını çizerek belirtmek istiyorum. Ebedi Önderimizin belirttiği gibi: “Yolunda yürüyen bir yolcunun yalnız ufku görmesi yetmez. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi gerekir.”
Bu bölümde ise Adana’da kurulacağı iddia edilen ve MSB yetkililerince “Bakanlığımız tarafından, 2023 yılında NATO Güneydoğu Bölgesel Planı kapsamında bir kolordu karargâhı kurulmasına yönelik çalışmaların başlatılması emredilmiş ve bu niyetimiz 2024 yılında NATO’ya beyan edilmiştir.” ifadesi ile kamuoyuna duyurulan kolordu seviyesinde bir karargâh ihdası olasılığıyla ilgili görüşlerimi ifade etmek istiyorum:
Türkiye Cumhuriyeti 1952 yılından bu yana NATO’nun siyasi ve askeri kanadında yer almaktadır. 2’nci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni jeopolitik şekillenmede savaşın galipleri tarafından önce Komünist Enformasyon Bürosu (Kominform-1947), ardından Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü NATO (1949) ve daha sonra da Varşova Paktı (1955) oluşturularak dünya genelinde politik, askeri, sosyolojik, kültürel ve birçok konuda doktrinel bölünmenin yeni temelleri atılmıştır. NATO, öncelikle ABD’nin küresel çıkarlarını temin edebilmek, devamında da Batı Kültürü odaklı Avrupa ülkelerinin politik, ekonomik, sosyokültürel güvenliğini sağlamak ve doğal hasım olan SSCB’nin yayılması engellemek temel mantığıyla kurulmuştu. Bu sayede ABD öncülüğündeki parasal düzenin korunması da daha kolay sağlanacaktı. Türkiye ise özellikle Stalin’in tehditkâr bir tutumla, Boğazlar’da üs ve Kars-Ardahan bölgesinde toprak talep ederek, Montrö Sözleşmesi’nin revize edilmesini (1945-1946) istemesi sonucu karşı tedbir almak istemiş ve Batıyla entegre olarak o dönemin koşullarında “Kazanalar Sofrasında” bulunabilmek amacıyla NATO’ya üyelik başvurusunda bulunmuştu. Truman Doktrini sayesinde öncelikle ABD’nin desteğini alarak ve 1952 yılında üyelik hakkını elde etmişti. Başlangıçtaki farklı düşüncelere rağmen, Türkiye’nin üyeliğinden NATO ülkeleri ve sistemi de çok yönlü olarak memnun kalmıştı: nicelik açısından tatmin edici, nitelikli, jeopolitik konumu açısından katma değer sağlayan ve nihayetinde Kıta Avrupa açısından Sovyetlere karşı tampon ve ilk cephe olabilecek bir ortak kazanılmıştı. Ortaklık kurulmasıyla birlikte, 1950’lerin ortasından bu yana Türkiye Cumhuriyeti topraklarında, NATO’ya tahsisli askeri yapılanmalar oluşturulmuş, dolayısıyla ABD’ye de özel askeri ve istihbari avantajlar sağlayacak yetenekler kazandırılmıştı. ABD bunu sadece Türkiye’de değil birçok İttifak ülkesinde de yaptı. Peki NATO’ya üye olarak Türkiye ne elde etti? Kurtuluş Savaşı vermiş, yorulmuş, yıpranmış, yeniden yapılanmış ve en önemlisi 2’nci Dünya Savaşını savaşmadan geçirebilmiş Silahlı Kuvvetlerini, mali dış yardımla, batı menşei doktrinlerle, konseptlerle, harp, silah, araç ve gereçleriyle yenileştirme ve modernleştirme imkânı bulmuştu. Bütün bunları NATO olmasa yapamaz mıydık? Yapardık elbette. NATO’ya dâhil olmadan önce kurulmuş ancak korunamamış üretim tesislerimizi, harbe yönelik yazılmış çok esaslı talimnamelerimizi, teşkilatçılık yeteneğimizi ve kurumsal olarak yenileşme azim ve kararlılığımızı da biliyoruz. Milli kalarak bunları geliştirmek de mümkün olabilirdi. Neticede binlerce yıllık askeri deneyim ve kültüre sahiptik. Ancak Osmanlının özellikle son döneminde yaşanan gericilik ve gerilik, askeri alandaki yenilikleri ve üretimleri dışarıdan elde etmeye alıştırmış, reformları milli kapasitemizle yapabileceğimizi bile düşünemez hale gelmiştik. Sonunda bu makus duruma, Ebedi Önderimiz Gazi Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK’ün olağanüstü çabaları ve vizyonuyla son verebilmiş, mükemmel atılımlar yapmış, ancak, O’nun kaybıyla aynı ivmelenmeyi sürdürememiştik. Milli güç unsurlarımızın eş güdümle ve öncelikle milli imkânlar kullanılarak geliştirilebilmesi yolunda edilgen ve tehlikeli bir boşluk oluşmuştu. Değişen küresel koşulların yarattığı etkiye açık illüzyon ortamı da eklenince oluşan bu boşluğu ittifaklarla kapatmaya çalışmıştık. Bugün bu tercihin hem faydalı hem de faydasız sonuçlarını yaşıyoruz.
Elbette bazı ittifaklar sayesinde, belirlenmiş düşmanlara karşı bazı güvenlik garantileri de alınmaktadır. Ancak ittifaklar kazandırdıkları kadar talepleriyle de tartışılmışlardır. İçinde yer alınan ancak kurucusu ve yönlendiricisi başka devletler olan tüm ittifaklar, aslında içine sonradan hissedar alınmış şirketler gibidir. Yol haritası çok önceden belirlenmiş olan bir şirketi arzu ettiğiniz ölçüde yönlendiremezsiniz fakat kazan-kazan düşüncesiyle kişisel çıkarlarınız tatmin edildiği ölçüde ve size değer verildiği sürece hissedar olarak o şirkette kalabilirsiniz.
Bu aşamada konunun psiko-sosyal ve kültürel boyutuna da kısaca değinmek istiyorum. İttifakların çok uluslu, çok kültürlü ve profesyonel ortamlarında belli sürelerle görevlendirilen personelde, kişisel tatmin sonucunda ortaya çıkabilen ve “sanal bir aidiyet içeren davranış ve tutumlar da” görülebilmektedir. Genel olarak çok rastlanan bu husus, karma ortamın sağladığı olumlu çalışma koşullarından, kazanılan maddi ve manevi avantajlardan ve ilişkilerdeki liyakate duyulan saygıdan ve gelecek beklentilerinin motive edici etkilerinden oluşan belli memnuniyetlerden kaynaklanmaktadır. Personel üzerinde oluşan bu memnuniyet de dâhil olmak üzere tüm bu etkiler, gelecekte alınabilecek farklı görevler sırasında ve müdahil olunabilecek bazı karar süreçlerinde dolaylı ya da doğrudan etki yaratabilmektedir. Başka ve daha önemli bir sorun alanı da bu tür karma görev yapılan ortamlarda başat devletlerin istihbarat servislerinin fazlasıyla faal olmasıdır. Anılan servisler bu tür ortamları uygun çalışma koşulları olan kontrolsüz bir vaha olarak görürler. Edilgen yapıda olanlar arasından potansiyel hedefler belirlenir. İstihbarat servislerinin müttefik organizasyonlarda masumlaşacağını ya da kabuğuna çekileceğini düşünmek veya ittifakın doğal sahibi olan kurucu devlet/devletlerin arka planda milli menfaatlerine yönelik başka filmler çekebildiği gerçekliğini görmezden gelmek fazlasıyla naiflik olacaktır.
Son gelişmeyi nihai olarak değerlendirmeden önce NATO’nun Komuta ve Kuvvet yapısına en kapsamlı katkılar yapan müttefiklerden biri olan Türkiye’de hâlihazırda faaliyette olan NATO Komutanlık, Karargâh, Birlik, Üs Kolaylıkları ve Radar Tesislerini vurgulamak istiyorum. Mevcut bilgilerimize ilave olarak resmi olarak sunulan bir belge olması açısından Dışişleri Bakanlığı Örün Sayfasında yer alan ve en son 2023 yılında güncellenmiş olan NATO Genel Bilgi Notu’nda (https://www.mfa.gov.tr/data/nato-bilgi–notu.pdf) yer alan bazı bilgiler de incelendiğinde ulaşılan sonuçlar şunlardır:
– NATO Kara Komutanlığı (LANDCOM) İzmir’de bulunmaktadır. (LANDCOM’un Fonksiyonunun, NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanlığı’nın (SACEUR) kara unsurları danışmanlığını ve kara operasyonlarının yürütülmesini sağlamak olduğunu, NATO’nun Avrupa, Orta Doğu, Afrika ve Karadeniz bölgesindeki kara operasyonlarını koordine etmesine katkı sağladığını biliyoruz.)
– NATO Kuvvet Yapısındaki Yüksek Hazırlık Seviyeli dokuz kara kuvveti karargâhından biri olan NATO Hızlı Konuşlandırılabilir Kolordu Karargâhı (NATO Rapid Deployable Corps/NRDC-TUR) 3. Kolordu Komutanlığı Karargâhı olarak İstanbul’da teşkil edilmiştir. (NRDC-TUR, sorumluluk bölgelerinde müşterek ve birleşik operasyonlar yürütmekle yükümlüdür.)
– NATO Erken Uyarı Radarı (AN/TPY-2) Malatya/Kürecik’te konuşludur. (Kürecik/Akçadağ-Malatya’da bulunan söz konusu Erken Uyarı Radarı, Balistik Füze Savunması mimarisinin önemli bir bileşenidir.)
– Türkiye tarafından ulusal imkânlarla İttifaka katkı olarak sunulan NATO Terörizmle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi (TMMM/COE-DAT) ve Barış İçin Ortaklık Eğitim Merkezi (BiOEM) Ankara’da; Çok Uluslu Deniz Güvenliği Mükemmeliyet Merkezi (MARSEC CoE) ise İstanbul’da görev yapmaktadır.
– 3’üncü Ana Jet Üssü (Konya) aynı zamanda, NATO AWACS uçaklarının dört ileri harekât üssünden birisi olarak belirtilmektedir.
– Ayrıca çok uluslu kullanıma haiz olabilen İncirlik Hava Üssü’nün bir kısım muhteviyatı ile birlikte gerektiğinde harp, lojistik ve pist kolaylıkları açısından kullanıldığı, Diyarbakır, Erhaç /Malatya ve Batman Meydanlarının da aynı zamanda acil iniş ve intikal meydanları olarak planlı olduğu bilinmektedir. Bunlara ek olarak farklı yerlerde, NATO tarafından kullanılan çeşitli idari, lojistik ve irtibat ofisleri de bulunmaktadır. Bu kısa özet ve hatırlatmalardan sonra bugüne gelecek olursak, ilk hamle olarak, kamuoyu bilgilendirmesi konusunda yaşatılan teknik kusurlar nedeniyle ortaya çıkan ani fikir çatışmalarının etkisinden çıkılmasının faydalı olacağını düşünüyorum. Düşüncelerimizi ifade ederken ittifak talep ve çıkarlarından önce milli çıkarlarımızı önceliklememizin daha doğru olacağını düşünüyorum. Emin olun, başta ABD olmak üzere tüm başat NATO üyesi devletler bu ve benzeri konularda planlama yaparken öncelikle ülkelerinin hak ve menfaatlerini gözetirler ve korurlar. İttifak planlarının hayata geçirilmesi bunlardan çok sonra gelir.
Konunun duyulması ile birlikte, refleksel tutumlarla her iki uç görüş ekseninden seslendirilen olumlu ya da olumsuz yönlendirmelerden ve tüm naifliklerden uzak kalarak bazı soruları sormamız gerekiyor. Elbette eğer bir ittifak sistemindeysek karar alma süreçlerinde yer almak ve bazı teşkillere ev sahipliği yaparak etkili konumda olmak çok önemlidir. Ancak sonuçta, senaryonun milli ve ittifaksal gereklerini milli hassasiyetle tartabilmek ve mekân ve zaman açısından en doğruları tercih edebilmek gereklidir.
Öncelikle, yeni komutanlık ve karargâh yapılanmasında gerekçe olarak bahsedilen NATO tehdit değişikliğinin, Türkiye’nin tehdit değerlendirmesini de etkileyip etkilemediğini sormamız gerekmektedir. Bu çerçevede Dışişleri Bakanlığınca yayımlanan NATO Genel Bilgi Notunda “NATO’nun gelecek döneme adaptasyonu bağlamında başlatılan NATO 2030 süreci kapsamında 2021 Brüksel Zirvesinde alınan kararlar arasında Stratejik Konseptin yenilenmesi ihtiyacı da onaylanmıştır. Bu karar Stratejik Konsepti Madrid Zirvesinin en önemli çıktısı haline getirmiştir… Belgede, Rusya ve terörizm, İttifakın karşı karşıya bulunduğu iki temel tehdit olarak nitelendirilmiştir.” ifadesi yer almaktadır. “2022 yılında Madrid’de yapılan Zirve’de ise Rusya, Çin, terörizmle mücadele ve güvenlik ortamındaki sınamaların ele alındığı” belirtilmiştir. Bu değerlendirmelerin yapıldığı İttifakın etkin bir üyesi olarak, Akkuyu’da nükleer santral yapma ayrıcalığını verdiğimiz ve milli hava sahamızı korumak ve kollamak için S-400 hava savunma sistemi aldığımız ve geleneksel dış politikamız gereği iyi ilişkiler içinde olduğumuz Rusya, Türkiye için artan bir tehdit midir? NATO’yu kuran Kuzey Atlantik (Washington) Antlaşması uyarınca “NATO’nun asli görevi, üye ülkelerin özgürlük ve güvenliklerini siyasi ve askeri yöntemlerle korumaktır.” denmektedir. Terörizm konusunda öncelikle ABD’nin öncelikleri ve güvenliği için Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de ve Libya’da terörist örgütlere ve istenmeyen gruplara yönelik etkin ve hevesli reaksiyonlar gösterilirken 40 yıllık PKK mücadelesinde bazı NATO ülkeleri ve NATO mekanizmasıyla Türkiye’ye nasıl destek sağlanmış ya da nasıl köstek olunmuştur? Yoksa PKK ile mücadele edilen coğrafya NATO’nun sorumluluk bölgesinde değil miydi? Bugün Arap Körfezi’ndeki İsrail-ABD kaynaklı savaşa NATO sorumluluk bölgesini ilgilendiren bir durum değil gerekçesiyle haklı olarak katılmayan NATO’nun başat Avrupa ülkeleri, Afganistan ve Irak’ta hangi motivasyonla sorumluluklar almıştı?
Bunlara ilave olarak, tüm önde gelen Avrupa ülkelerinin, Çin’le ekonomik ilişkilerini ve iş birliklerini geliştirdiği, Pakistan, İsrail, Mısır ve Yunanistan’ın limanlar ve deniz ticareti konusunda Çin firmalarıyla iş birliği içinde olduğu görülmektedir. Hal böyleyken ve Türkiye dâhil hiçbir Avrupa ülkesi Çin kaynaklı politik, ekonomik ve askeri bir tehdit hissetmezken ve hatta Çin sayesinde yeni yatırım fırsatları ve ticari olanaklar elde ediyorken sadece ABD’nin ulusal çıkarları ve Dolara dayalı finans sistemi tehlike altında diye Çin’i bir NATO tehdidi olarak mı değerlendirmek gerekiyor? Yaşanan İran örneğinde olduğu gibi, gelecekte Çin’le yaşanma olasılığı bulunan sıcak çatışma sürecine ABD’nin talebiyle NATO üyelerinin katılması rasyonel ve mümkün olur mu? Resmin en üstünden sorduğumuz bu sorulara NATO lehine tutarlı yanıtlar verebilmenin çok zor olduğu ortadadır. Çok merkezli küresel sistemde çoklu ilişkiler kurmak ve denge politikaları üretebilmek de zorunludur. Ancak bu sorulara verilebilecek tüm gerçekçi yanıtlar, ittifakların değil ittifakların doğal sahiplerinin hak ve çıkarlarının önceliklendiğini, diğer üyelerin dönemsel çıkarlarının ise ancak bu asli çıkarlara uygun olduğu kadar korunabileceğini göstermektedir. Meşhur 5. Madde’nin ne zaman uygulandığını unutmamak gerekir. O halde kurulması öngörülen ancak henüz kesin olmadığı da ifade edilen kolordu seviyesindeki “NATO Karargâhının” mantığına dönecek olursak sorulabilecek sorular şunlar olabilir: Zikredilen yeni yapılanma ile hangi tehditlere karşı nasıl tedbirler alınması öngörülmektedir? Konuş yeri olarak Orta Doğu’ya yönelik bu coğrafyada Adana’nın seçilmesinin nedeni nedir? NATO’nun güncellenmiş yeni tehdit değerlendirmesi, Türkiye açısından ortaya çıkan yeni risk ve tehditleri kapsamakta mıdır? Adana’da kurulması öngörülen müstakbel kolordu karargâhı yapılanması ile halihazırda Adana’da konuşlu bulunan 6’ncı Kolordu Komutanlığı nasıl etkilenecektir? 6’ncı Kolordu’nun bölgeye yönelik milli plan görevlerinin akıbeti ne olacaktır? Tüm bu gelişmeler, Kıbrıs’a kadar olan Doğu Akdeniz alanında yayılmacı bir eğilim göstermekte olan ve teolojik saplantılar içinde bulunan İsrail’in hedefleri açısından nasıl değerlendirilmelidir? Soruların sayısı artırılabilir? PKK ve FETÖ Terör Örgütleri konularında yaşanan olumsuz deneyimler ve bir NATO üyesi olan Yunanistan’ın Ege Deniz Alanında yaptığı ilhaka varan oldubittilerin karşılıksız kalması, Akdeniz’de Yunanistan, GKRY ve İsrail arasında oluşturulan Türkiye karşıtı koalisyon konuları gibi birçok tehdit varken ve asli yapılanma ihtiyaçlarımız bu tehditlere karşı olması gerekirken faydası belirsiz çalışmalarla kamuoyunun karşısına çıkılması haklı endişe ve tepkilere yol açmaktadır. Verilmemiş yanıtlar nedeniyle haklı ve nesnel olan bu eleştirilerin çoğuna “hamaset” ya da “slogan” nitelemeleriyle bakmak da doğru olmamaktadır. Olumlu ya da olumsuz görüşleri üstenci tavırlarla ifade etmek, ancak toplumsal kutuplaşmaya hizmet edecektir. En doğrusu tüm gelişmelere sadece ve sadece Ankara penceresinden bakabilmektir.
Son olarak, ABD’nin, gayrı ciddi, devlet terbiyesi ve görgüsü yoksunu ve hâlihazırda dış etki altında olduğu iddia edilen teolojik saplantılı mevcut Başkanının komutasında nelere yol açabildiğini, bu dönemde ABD Silahlı Kuvvetlerinde ve köklü İstihbarat Kurumlarında tehlikeli kadro değişimlerinin bile rahatlıkla yapılabildiğini, anılan devletin dünyada nükleer silah kullanarak yüzbinlerce insanın ölmesinden de sorumlu olduğu gerçeğini unutmamamız gerekmektedir. Dünya üzerinde çok kutuplu küresel güç mücadeleleriyle entegre ekonomik sistemler bir arada yaşanırken ve esnek politika yürütme fırsatları varken kraldan çok kralcı olmaya gerek olmadığı düşüncesindeyim. Ankara’da yapılacak 7-8 Temmuz Zirvesinin konuları başka şeyler olabilir.