Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

TİCARET DEĞİL CEPHE: AB’NİN KÜRESEL GÜNEY HAMLESİ ÇİN’E KARŞI YENİ BİR JEOEKONOMİK HAT MI?

Yeşil mutabakat, tedarik zinciri güvenliği ve norm ihracı üzerinden şekillenen Avrupa merkezli sessiz bir ekonomik çevreleme.

1.GİRİŞ

Ticaret Anlaşmaları Neden Artık Masum Değil?

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra küresel ticaret, uzun yıllar boyunca karşılıklı bağımlılık ve ekonomik entegrasyon üzerinden barış üretici bir mekanizma olarak kurgulandı. Serbest ticaret anlaşmaları; siyasi gerilimleri yumuşatan, çatışma risklerini azaltan ve küresel refahı artıran teknik araçlar olarak sunuldu. Ancak son on yılda bu varsayım köklü biçimde aşınmaya başladı.[1]

Bugün ticaret anlaşmaları, artık yalnızca gümrük tarifelerini düşüren metinler değil; jeopolitik hizalanmaları belirleyen, tedarik zincirlerini yeniden şekillendiren ve normatif egemenlik alanları yaratan stratejik belgeler hâline gelmiş durumda.

Özellikle ABD-Çin rekabetinin sistemik bir ayrışmaya evrildiği mevcut konjonktürde, ticaret artık “kazan-kazan” mantığından ziyade “risk azaltma”, “bağımlılık yönetimi” ve “stratejik konumlanma” kavramları etrafında tanımlanıyor. Bu bağlamda, Avrupa Birliği’nin Hindistan ve Güney Amerika ülkeleriyle eş zamanlı biçimde hız kazandırdığı ticaret anlaşmaları, teknik ekonomi politikalarının ötesinde, daha geniş bir jeoekonomik hattın inşasına işaret ediyor.[2]

Bu çalışma, AB’nin söz konusu ticaret hamlelerini, Çin’e yönelik doğrudan bir karşıtlık ya da açık bir blok siyaseti olarak değil; normlar, standartlar ve tedarik zinciri mimarisi üzerinden yürütülen sessiz bir ekonomik çevreleme stratejisi olarak ele almayı amaçlamaktadır.

2.ANA TEZ ve KAVRAMSAL ÇERÇEVE

AB, Çin’i Silahla Değil Kurallarla Dengelemeye mi Çalışıyor?

Bu makalenin temel tezi şudur:

Avrupa Birliği, ABD-Çin ayrışmasının derinleştiği bir dönemde, askeri veya açık güvenlik temelli bir cepheleşmeye girmeden; ticaret anlaşmaları aracılığıyla Çin’e karşı dolaylı, normatif ve jeoekonomik bir dengeleme hattı inşa etmektedir.

Bu yaklaşım, klâsik anlamda bir “çevreleme” stratejisinden farklıdır. AB’nin geliştirdiği model, askeri ittifaklar veya yaptırımlar üzerinden değil; kurallar, standartlar ve piyasa erişimi üzerinden işleyen bir güç projeksiyonuna dayanmaktadır. Bu nedenle söz konusu strateji, “silahsız ama kalıcı” bir etki alanı yaratmayı hedeflemektedir.[3]

AB’nin bu çerçevede şekillenen jeoekonomik hattı üç temel unsur üzerine kuruludur:

Birincisi, tedarik zinciri bağımlılıklarının azaltılmasıdır.

Çin’e yönelik yüksek düzeyli ekonomik bağımlılık, özellikle pandemi ve Rusya–Ukrayna savaşı sonrasında, AB açısından stratejik bir kırılganlık olarak yeniden tanımlanmıştır. Bu nedenle yeni ticaret anlaşmaları, yalnızca pazar erişimi sağlamakla kalmamakta; aynı zamanda üretim, ara malı ve hammadde tedarikinde alternatif coğrafyalar yaratmayı hedeflemektedir.

İkincisi, norm ve standart ihracı yoluyla ekonomik egemenlik alanı oluşturulmasıdır.

AB’nin ticaret anlaşmaları giderek artan biçimde çevre, emek, rekabet, devlet yardımları ve dijital ekonomi gibi başlıklarda bağlayıcı hükümler içermektedir. Bu durum, ticaretin teknik bir faaliyet olmaktan çıkarak, egemenlik ve düzen kurma aracı hâline geldiğini göstermektedir. AB bu yolla, doğrudan siyasi baskı kurmadan, partner ülkelerin ekonomik yönetişim alanlarını kendi normatif çerçevesine eklemlemektedir.[4]

Üçüncüsü ise, Küresel Güney’de kurallı ortaklar ağının inşa edilmesidir.

AB’nin Hindistan ve Güney Amerika ülkeleriyle eş zamanlı biçimde geliştirdiği ticaret ilişkileri, rastlantısal ya da yalnızca ekonomik saiklerle açıklanamaz. Bu ülkeler, hem Çin’in son yıllarda yoğun ekonomik nüfuz kurduğu bölgelerde yer almakta, hem de AB açısından tedarik zinciri çeşitlendirmesi bakımından kritik işlev görmektedir. Bu yönüyle söz konusu anlaşmalar, Çin’e doğrudan karşıt bir blok oluşturmaktan ziyade, AB merkezli bir jeoekonomik ağın genişletilmesine hizmet etmektedir.[5]

Bu çerçevede Hindistan ve Güney Amerika, AB’nin yeni ticaret jeopolitiğinde tali değil; stratejik ağırlık merkezleri olarak konumlanmaktadır. Yazının ilerleyen bölümleri, bu iki hattın AB’nin Çin’e karşı geliştirdiği sessiz dengeleme stratejisinde nasıl işlev gördüğünü ayrıntılı biçimde inceleyecektir.

AB-2

3. ABD–ÇİN AYRIŞMASI VE “ÜÇÜNCÜ CEPHE”NİN DOĞUŞU

Jeopolitik Rekabetin Ticaret ve Tedarik Zincirlerine Kayışı

ABD ile Çin arasındaki rekabet çoğu zaman askerî gerilimler, teknoloji savaşları ve Tayvan merkezli güvenlik senaryoları üzerinden ele alınmaktadır. Oysa bu rekabetin en kalıcı ve sistem dönüştürücü boyutu, giderek artan biçimde küresel ticaret düzeni ve tedarik zincirleri üzerinden şekillenmektedir. Bu yönüyle ABD–Çin ayrışması, yalnızca iki büyük güç arasındaki ikili bir gerilim değil; küresel ekonomik mimarinin yeniden tanımlandığı daha geniş bir sürecin parçasıdır.

Washington’un son yıllarda Çin’e yönelik yaklaşımı büyük ölçüde açık ve doğrudan bir stratejik rekabet söylemi üzerine kuruludur. Teknoloji ihracat kontrolleri, yatırım kısıtlamaları ve güvenlik temelli ticaret önlemleri, ABD’nin tercih ettiği araç setinin merkezinde yer almaktadır. Buna karşılık Avrupa Birliği, benzer risk algılarına sahip olmakla birlikte, farklı bir yöntem izlemektedir. AB’nin yaklaşımı, askeri veya açık güvenlik temelli bir cepheleşmeden ziyade, ekonomik yönetişim ve düzen kurma kapasitesi üzerinden şekillenmektedir.[6]

Bu fark, yalnızca siyasi tercihlerin değil, yapısal sınırlılıkların da bir sonucudur. AB, küresel ölçekte askeri güç projeksiyonu yapabilen bir aktör değildir; ancak dünyanın en büyük bütünleşik pazarlarından birine sahiptir. Bu durum, AB’ye piyasa erişimi, standart belirleme ve norm koyma alanlarında benzersiz bir kaldıraç sağlamaktadır. Dolayısıyla AB, ABD–Çin rekabetinde “sert güç” yerine jeoekonomik araçları önceleyen bir üçüncü cephe inşa etmektedir.

Bu üçüncü cephe, klasik anlamda bir bloklaşmaya işaret etmemektedir. Ne ABD öncülüğündeki güvenlik mimarisiyle tam bir örtüşme söz konusudur ne de Çin’e karşı açık bir dışlama stratejisi izlenmektedir. Bunun yerine AB, Çin ile ekonomik ilişkileri tamamen koparmadan; ancak kritik bağımlılıkları azaltarak ve alternatif ağlar oluşturarak daha dengeli bir konum elde etmeye çalışmaktadır. Bu yaklaşım, son yıllarda sıkça kullanılan “decoupling” kavramından ziyade, “de-risking” söylemiyle ifade edilmektedir.[7]

Bu çerçevede ticaret anlaşmaları, AB açısından yalnızca ekonomik büyüme veya ihracat artışı sağlayan araçlar değildir. Aksine, bu anlaşmalar küresel üretim ve tedarik ağlarının coğrafi ve kurumsal yeniden dağılımını hedefleyen stratejik belgeler hâline gelmiştir. Hindistan ve Güney Amerika ülkeleriyle geliştirilen eş zamanlı ticaret girişimleri, bu yeniden dağılımın somut örneklerini oluşturmaktadır.

ABD–Çin ayrışmasının ticaret alanındaki bu yeni evresi, aynı zamanda küresel sistemin normatif yapısını da etkilemektedir. Dünya Ticaret Örgütü’nün işlev kaybı ve çok taraflı ticaret rejiminin zayıflaması, büyük aktörleri ikili ve bölgesel anlaşmalar üzerinden kendi kurallarını yazmaya yöneltmiştir. AB, bu boşlukta, normatif gücünü ticaret anlaşmaları aracılığıyla genişletmeye çalışan başlıca aktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır.[8]

Dolayısıyla ABD–Çin rekabetinin “üçüncü cephesi”, askeri haritalarda değil; sözleşme metinlerinde, düzenleyici çerçevelerde ve tedarik zinciri haritalarında şekillenmektedir. AB’nin Hindistan ve Küresel Güney ile kurmaya çalıştığı jeoekonomik hat, bu cephenin Avrupa merkezli tezahürü olarak okunmalıdır. İzleyen bölümler, bu hattın iki kritik ayağı olan Hindistan ve Güney Amerika’nın, AB’nin Çin’e yönelik sessiz dengeleme stratejisinde nasıl işlev gördüğünü ayrıntılı biçimde ele alacaktır.[9]

4. AB’NİN TİCARET POLİTİKASINDA PARADİGMA DEĞİŞİMİ

Serbest Ticaret’ten Stratejik Ticaret’e

Avrupa Birliği’nin ticaret politikası, son on yılda belirgin bir paradigma değişimine sahne olmuştur. Uzun süre boyunca AB ticaret yaklaşımı, serbestleşme, çok taraflılık ve teknik uyum ilkeleri üzerine inşa edilmişti. Ticaret anlaşmaları, esas olarak tarifelerin düşürülmesi ve pazar erişiminin genişletilmesi amacıyla kurgulanıyordu. Ancak küresel ekonomik ve jeopolitik koşulların değişmesi, bu yaklaşımın sürdürülebilirliğini sorgulatmıştır.

Özellikle 2008 küresel finans krizi, COVID-19 pandemisi ve Rusya-Ukrayna savaşı, AB açısından ekonomik bağımlılıkların stratejik riskler üretebileceğini açık biçimde ortaya koymuştur. Enerji arzında yaşanan kırılganlıklar, kritik ara mallarındaki tedarik sorunları ve küresel lojistik zincirlerindeki aksamalar, ticaretin artık yalnızca ekonomik değil; güvenlik ve dayanıklılık meselesi olarak ele alınmasını zorunlu kılmıştır.

Bu bağlamda AB, ticaret politikasını yeniden tanımlarken “açık stratejik özerklik” kavramını merkezine yerleştirmiştir. Bu kavram, AB’nin küresel ticaret sistemine kapandığı anlamına gelmemektedir. Aksine, amaç; küresel entegrasyonu sürdürürken, kritik alanlarda bağımlılıkları azaltmak ve dış şoklara karşı dayanıklılığı artırmaktır. Böylece serbest ticaret anlayışı, yerini giderek “stratejik ticaret yaklaşımına” bırakmaktadır.[10]

Bu paradigma değişiminin en somut yansıması, AB’nin yeni nesil ticaret anlaşmalarında gözlemlenmektedir. Güncel anlaşmalar, klasik tarifelerin ötesine geçerek; çevre standartları, emek hakları, devlet yardımları, rekabet politikası ve dijital ekonomi gibi başlıklarda bağlayıcı düzenlemeler içermektedir. Bu durum, ticaret anlaşmalarını salt ekonomik metinler olmaktan çıkararak, düzenleyici ve normatif araçlar hâline getirmektedir.

AB’nin ticaret politikası bu yönüyle, küresel ekonomide egemenlik alanı oluşturmaya yönelik bir strateji izlemektedir. Büyük ve bütünleşik iç pazarı sayesinde AB, üçüncü ülkeleri kendi düzenleyici çerçevesine uyum sağlamaya teşvik edebilmekte; böylece doğrudan siyasi baskı kurmadan etki alanını genişletebilmektedir. Bu yaklaşım, askeri güçten ziyade piyasa gücüne dayalı bir jeopolitik etki üretmektedir.

Bu dönüşüm aynı zamanda AB’nin çok taraflı ticaret sistemine yaklaşımını da etkilemektedir. Dünya Ticaret Örgütü’nün uyuşmazlık çözüm mekanizmasının işlev kaybı ve kuralların uygulanmasındaki zayıflıklar, AB’yi ikili ve bölgesel anlaşmalara daha fazla ağırlık vermeye yöneltmiştir. Ancak bu tercih, çok taraflılıktan vazgeçildiği anlamına gelmemektedir. AB, ikili anlaşmaları, küresel ticaretin geleceğine ilişkin kendi normatif vizyonunu inşa etmenin tamamlayıcı araçları olarak kullanmaktadır.[11]

Sonuç olarak AB’nin ticaret politikasındaki paradigma değişimi, yalnızca yöntemsel bir güncelleme değil; küresel güç rekabetine verilen yapısal bir yanıttır. Serbest ticaretin teknik dili, yerini giderek stratejik hesaplara bırakmakta; ticaret, AB açısından ekonomik büyümenin ötesinde, jeopolitik konumlanmanın temel araçlarından biri hâline gelmektedir. Bu yeni yaklaşım, Hindistan ve Güney Amerika ile geliştirilen ticaret ilişkilerinin arka planındaki mantığı anlamak açısından kritik bir çerçeve sunmaktadır.

5. HİNDİSTAN: TARAFSIZ AKTÖR MÜ, STRATEJİK TAŞ MI? 

AB-1

ABD–Çin Ayrışmasında AB’nin Jeoekonomik Kaldıracı

ABD–Çin rekabetinin derinleştiği mevcut küresel konjonktürde Hindistan, sıklıkla “dengeleyici” ya da “tarafsız” bir aktör olarak tanımlanmaktadır. Yeni Delhi’nin bir yandan ABD ile güvenlik ve savunma alanında yakınlaşması, diğer yandan Çin ile ekonomik ilişkilerini tamamen koparmaktan kaçınması, bu algıyı beslemektedir. Ancak bu görünüm, Hindistan’ın küresel güç rekabetindeki işlevini eksik ve indirgemeci biçimde yansıtmaktadır.[12]

Bu bağlamda bu üç tarafın ekonomik ilişkisine baktığımızda;

Çin → Hindistan: Ara malları, girdiler, tedarik zinciri bağımlılığı,

Hindistan → AB: Üretim, çeşitlendirme, alternatif imalat kapasitesi,

AB → Hindistan: Pazar erişimi, standartlar, düzenleyici güç,

şeklinde şematize olduğunu izlemekteyiz.

Keza bu yazının temel iddiasını da:

Hindistan, ABD–Çin ayrışmasında pasif bir denge arayıcısı değil; Avrupa Birliği açısından stratejik bir jeoekonomik taş işlevi görmektedir” şeklinde özetleyebiliriz.

Tarafsızlık Söyleminin Sınırları

Hindistan’ın “stratejik özerklik” söylemi, Soğuk Savaş dönemindeki bağlantısızlar mirasının güncellenmiş bir versiyonu olarak sunulmaktadır. Ancak günümüz koşullarında bu özerklik, askerî tarafsızlıktan ziyade ekonomik bağımlılıkların yönetimi üzerinden tanımlanmaktadır. Çin, Hindistan’ın en büyük ticaret ortaklarından biri olmaya devam ederken; özellikle elektronik, makine ve ara malı tedarikinde Çin’e olan bağımlılık, Yeni Delhi açısından giderek daha fazla stratejik risk üretmektedir.[13]

Bu durum, Hindistan’ın “iki tarafa da eşit mesafe” yaklaşımını sürdürülebilir olmaktan çıkarmaktadır. ABD, güvenlik alanında Hindistan’dan daha net bir konumlanma beklerken; Çin, ekonomik bağımlılık üzerinden yapısal ve uzun vadeli bir etki alanı kurmaktadır. Tam da bu noktada Avrupa Birliği, Hindistan için üçüncü ve kritik bir jeoekonomik hat olarak öne çıkmaktadır.

AB–Hindistan Hattı: Alternatif Değil, Kaldıraç

AB ile Hindistan arasında müzakere edilen ticaret anlaşmaları, salt pazar erişimi veya gümrük tarifeleri bağlamında okunamaz. Bu süreç, Hindistan açısından üretim yapısının dönüştürülmesi, AB açısından ise Çin merkezli tedarik zincirlerinin yeniden dağıtılması hedeflerini iç içe geçirmektedir.

AB açısından Hindistan: Çin’e doğrudan rakip bir güç değildir; ancak Çin’e olan bağımlılığı azaltan stratejik bir üretim ve tedarik alternatifi sunmaktadır.

Bu yönüyle Hindistan, AB’nin Çin’e karşı geliştirdiği “silahsız çevreleme” stratejisinde jeoekonomik bir kaldıraç işlevi görmektedir. AB, Hindistan’ı Çin’den koparmaya çalışmamakta; ancak Hindistan’ın Çin’e olan bağımlılığını oransal ve kademeli biçimde azaltmayı hedeflemektedir.[14]

Normlar, Standartlar ve Seçici Entegrasyon

AB–Hindistan ticaret hattının ayırt edici özelliği, normatif ve düzenleyici boyutudur. AB’nin çevre, emek, rekabet ve dijital ekonomi alanlarında öne sürdüğü standartlar, Hindistan açısından yalnızca teknik uyum gereklilikleri değil; ekonomik yönetişim alanında yapısal bir yeniden yapılanma baskısı anlamına gelmektedir.

Bu durum iki yönlü bir etki yaratmaktadır. Bir yandan Hindistan, AB standartlarına uyum sağlayarak küresel değer zincirlerinde daha yüksek katma değerli bir konuma erişme imkânı elde etmektedir. Diğer yandan bu uyum süreci, Hindistan’ın ekonomik özerkliğini tamamen değil; seçici ve alan bazlı biçimde sınırlayan bir entegrasyon modeli üretmektedir. Bu nedenle AB–Hindistan ilişkisi, klasik merkez–çevre ilişkilerinden ziyade asimetrik ama karşılıklı çıkar üreten bir “jeoekonomik ortaklık” olarak tanımlanmalıdır.

Hindistan’ın Stratejik Rolü: Çin’i Dengelemek, ABD’den Ayrışmak

AB açısından Hindistan’ın önemi yalnızca Çin faktörüyle sınırlı değildir. Aynı zamanda bu hat, AB’nin ABD ile tam bir stratejik hizalanmaya girmeden kendi jeoekonomik alanını inşa edebilmesine olanak tanımaktadır. ABD’nin Çin’e yönelik daha sert, güvenlik merkezli ve ayrıştırıcı yaklaşımına karşılık, AB–Hindistan hattı daha uzun vadeli, kurumsal ve normatif bir dengeleme modeli sunmaktadır.

Bu çerçevede Hindistan, ABD–Çin rekabetinde tarafsız bir “salınan aktör” değil; AB’nin üçüncü cephede konumlandırdığı stratejik bir taş olarak değerlendirilmelidir. Bu taşın işlevi, Çin’i doğrudan karşısına almak değil; oyun alanını daraltmak ve seçenekleri çoğaltmaktır.

Ara Sonuç

Hindistan örneği, AB’nin yeni ticaret jeopolitiğinin temel özelliğini açık biçimde ortaya koymaktadır. AB, büyük güç rekabetinde taraf seçmekten ziyade, oyunun kurallarını ve alanını yeniden tanımlamaya çalışmaktadır. Hindistan bu stratejide ne ikincil ne de geçici bir aktördür; aksine, AB’nin Çin’e karşı geliştirdiği sessiz ve normatif dengelemenin en kritik bileşenlerinden biridir.

İzleyen bölüm, bu stratejinin ikinci ayağını oluşturan Güney Amerika hattını ele alarak, AB’nin jeoekonomik mimarisinin küresel ölçekte nasıl tamamlandığını inceleyecektir.

6.GÜNEY AMERİKA: GIDA, MADEN VE YEŞİL DÖNÜŞÜMÜN JEOEKONOMİK ARKA BAHÇESİ

AB’nin Çin’e Karşı İkinci Hattı

AB’nin Hindistan üzerinden inşa etmeye çalıştığı jeoekonomik hat, küresel ölçekte tek başına yeterli değildir. Tedarik zinciri güvenliği, yeşil dönüşüm ve stratejik özerklik hedefleri, yalnızca sanayi ve üretim kapasitesiyle değil; gıda arzı, kritik mineraller ve doğal kaynaklara erişim ile tamamlanmaktadır. Bu bağlamda Güney Amerika, AB’nin Çin’e karşı geliştirdiği sessiz dengeleme stratejisinin ikinci ve tamamlayıcı hattını oluşturmaktadır.[15]

Güney Amerika’nın AB açısından stratejik önemi, klasik “ticaret ortağı” tanımının ötesine geçmiştir. Bölge, aynı anda üç kritik işlevi yerine getirmektedir:

(i) küresel gıda arzında dengeleyici rol,

(ii) yeşil dönüşüm için vazgeçilmez madenler,

(iii) Çin’in son on yılda hızla derinleştirdiği ekonomik nüfuz alanı.

Bu üç unsurun kesişimi, Güney Amerika’yı AB’nin jeoekonomik haritasında arka bahçe değil, ön cephe hâline getirmektedir.[16]

Mercosur Hattı: Ticaret Anlaşmasından Jeopolitik Araca[17]

AB–Mercosur anlaşması uzun süre teknik, çevresel ve tarımsal itirazlar nedeniyle askıda kalmış bir serbest ticaret girişimi olarak görülmüştür. Oysa son yıllarda bu anlaşmanın yeniden gündeme gelmesi, yalnızca ekonomik gerekçelerle açıklanamaz. Küresel ticaretin parçalandığı, çok taraflı sistemin zayıfladığı ve Çin’in Küresel Güney’deki etkisinin arttığı bir dönemde Mercosur hattı, AB açısından jeopolitik bir zorunluluk hâline gelmiştir.[18]

Mercosur ülkeleri, AB için yalnızca tarımsal ürün tedarikçisi değil; aynı zamanda küresel gıda fiyatlarındaki dalgalanmalara karşı bir sigorta mekanizmasıdır. Rusya–Ukrayna savaşı ve iklim kaynaklı arz şokları, gıdanın yeniden stratejik bir unsur olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. Bu çerçevede AB, Güney Amerika ile ticari ilişkilerini derinleştirerek, gıda arzını jeopolitik risklerden izole etmeyi hedeflemektedir.

Kritik Mineraller: Lityum Üçgeni ve Yeşil Dönüşüm

Güney Amerika’nın AB açısından artan stratejik değerinin ikinci ayağını kritik mineraller, özellikle de lityum ve bakır oluşturmaktadır. Şili, Arjantin ve Bolivya’yı kapsayan “lityum üçgeni”, elektrikli araçlar, batarya teknolojileri ve yenilenebilir enerji altyapısı için vazgeçilmez girdiler sunmaktadır. AB’nin yeşil dönüşüm hedefleri, bu minerallere istikrarlı ve siyasi olarak güvenli erişim olmaksızın gerçekleştirilemez.

Bu alanda Çin’in son on yılda Güney Amerika’da gerçekleştirdiği yatırımlar, AB açısından ciddi bir alarm yaratmıştır. Çin yalnızca maden çıkarımında değil; işleme, lojistik ve finansman aşamalarında da uçtan uca bir hâkimiyet kurma eğilimindedir. AB’nin bölgeye yönelik artan ilgisi, bu hâkimiyeti doğrudan kırmayı değil; alternatif ve çok merkezli tedarik ağları oluşturmayı amaçlamaktadır.[19]

Normlar ve Direnç: Güney Amerika ile Asimetrik Pazarlık

AB–Güney Amerika hattının Hindistan’dan ayrıştığı temel nokta, normatif gerilimlerin daha açık ve sert yaşanmasıdır. Çevre standartları, ormansızlaşma, karbon düzenlemeleri ve tarım politikaları, Mercosur ülkeleri tarafından çoğu zaman “gizli korumacılık” olarak algılanmaktadır. Bu durum, AB’nin normatif gücünün her coğrafyada aynı ölçüde kabul görmediğini ortaya koymaktadır.

Buna rağmen AB, bu normlardan geri adım atmaktan ziyade, ticaret anlaşmalarını norm ihracının ana aracı olarak kullanmayı sürdürmektedir. Bu tercih, kısa vadede müzakereleri zorlaştırsa da, uzun vadede AB’nin jeoekonomik stratejisiyle tutarlıdır: Amaç hızlı anlaşmalar değil, kurallı ve sürdürülebilir bağımlılık ilişkileri kurmaktır.

Çin Faktörü: Rekabetin Görünür Olduğu Alan

Hindistan hattında Çin’e karşı daha örtük bir dengeleme söz konusu iken, Güney Amerika’da rekabet çok daha görünürdür. Çin, altyapı yatırımları, kredi mekanizmaları ve hammadde alımları yoluyla bölgede güçlü bir ekonomik ayak izi bırakmıştır. AB’nin geç de olsa hızlanan hamleleri, bu alanı Çin’e bütünüyle bırakmama çabasının sonucudur.

Bu bağlamda Güney Amerika, AB için yalnızca bir tedarik alanı değil; aynı zamanda Çin’in Küresel Güney stratejisinin sınandığı bir rekabet sahasıdır. AB’nin burada attığı adımlar, küresel ölçekte jeoekonomik dengeleme kapasitesinin test edildiği alanlardan biri hâline gelmiştir.

Ara Sonuç

Güney Amerika hattı, AB’nin Çin’e karşı geliştirdiği jeoekonomik stratejinin tamamlayıcı ayağını oluşturmaktadır. Hindistan üretim ve sanayi çeşitlendirmesi açısından nasıl kritik bir rol oynuyorsa, Güney Amerika da gıda güvenliği ve yeşil dönüşüm için aynı derecede vazgeçilmezdir. AB, bu iki hattı birlikte ele alarak, Çin’e yönelik doğrudan bir kopuşa gitmeden; çok merkezli, normatif ve uzun vadeli bir dengeleme mimarisi kurmaktadır.

Bu tablo, AB’nin ticaret anlaşmalarını artık teknik belgeler değil, küresel güç rekabetinin sessiz ama kalıcı araçları olarak gördüğünü açık biçimde ortaya koymaktadır.

7. GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Ticaret Anlaşmalarından Jeoekonomik Mimariye

Bu çalışma, Avrupa Birliği’nin Hindistan ve Güney Amerika ile geliştirdiği ticaret ilişkilerini, teknik veya sektörel bir serbest ticaret çerçevesinin ötesinde; ABD–Çin ayrışmasının derinleştiği bir küresel ortamda şekillenen jeoekonomik bir strateji olarak ele almıştır. Ortaya çıkan tablo, AB’nin küresel güç rekabetinde taraf seçmekten ziyade, oyunun kurallarını ve mekânını yeniden tanımlamaya çalıştığını göstermektedir.

AB’nin yaklaşımı, “klasik büyük güç rekabeti” modellerinden belirgin biçimde ayrışmaktadır. Ne ABD’nin güvenlik merkezli ve açık cepheleşmeye dayalı stratejisini, ne de Çin’in devlet destekli, yoğun ve merkezî ekonomik nüfuz modelini bire bir benimsemektedir. Bunun yerine AB, ticaret anlaşmaları, normlar ve düzenleyici çerçeveler üzerinden işleyen, daha dolaylı fakat daha kalıcı bir etki alanı inşa etmektedir. Bu yönüyle AB’nin stratejisi, askeri değil; kurumsal ve normatif bir güç projeksiyonuna dayanmaktadır.

Hindistan ve Güney Amerika hatları, bu jeoekonomik mimarinin iki tamamlayıcı ayağını oluşturmaktadır. Hindistan, üretim kapasitesi, demografik potansiyeli ve Çin’e alternatif tedarik hattı işleviyle, AB’nin sanayi ve tedarik zinciri çeşitlendirme hedeflerinde merkezi bir rol üstlenmektedir. Güney Amerika ise gıda güvenliği, kritik mineraller ve yeşil dönüşüm açısından AB’nin stratejik kırılganlıklarını azaltan bir kaynak ve denge alanı olarak öne çıkmaktadır. Bu iki hattın birlikte ele alınması, AB’nin Çin’e yönelik doğrudan bir kopuşa gitmeden, çok merkezli ve esnek bir dengeleme stratejisi geliştirdiğini göstermektedir.

Bu çerçevede ticaret anlaşmaları, AB açısından artık yalnızca ekonomik büyüme veya ihracat artışı sağlayan belgeler değildir. Aksine bu anlaşmalar, bağımlılıkların yeniden dağıtıldığı, normların ihraç edildiği ve uzun vadeli etki alanlarının kurulduğu jeopolitik araçlar hâline gelmiştir. AB’nin çevre, emek, rekabet ve dijital ekonomi alanlarında ısrarla vurguladığı standartlar, bu stratejinin merkezinde yer almaktadır. Kısa vadede müzakereleri zorlaştıran bu normatif yaklaşım, uzun vadede AB’nin küresel ekonomi politiğinde düzen kurucu bir aktör olarak konumunu güçlendirmektedir.

Çalışmanın ortaya koyduğu temel bulgulardan biri de, küresel ticaretin artık “kazan-kazan” mantığıyla değil; risk yönetimi, dayanıklılık ve stratejik konumlanma kavramları etrafında şekillendiğidir. Bu dönüşüm, çok taraflı ticaret rejiminin zayıflamasıyla birlikte, “ikili ve bölgesel anlaşmaları küresel rekabetin ana sahnesi hâline getirmiştir. AB, bu yeni ortamda askeri kapasite eksikliğini bir dezavantaj olarak değil; piyasa büyüklüğü ve düzenleyici gücü üzerinden avantaja dönüştürmeye çalışmaktadır.

Sonuç olarak, AB’nin Hindistan ve Güney Amerika ile geliştirdiği ticaret hamleleri, geçici veya reaktif adımlar değil; uzun vadeli bir jeoekonomik yeniden konumlanma sürecinin parçalarıdır. Bu süreç, Çin’i doğrudan çevrelemeyi değil; Çin’in küresel ekonomik ağlardaki merkezî konumunu kademeli ve dolaylı biçimde sınırlamayı hedeflemektedir. AB’nin tercih ettiği bu yol, daha yavaş ve daha az görünür olsa da, küresel düzen üzerinde daha kalıcı etkiler üretme potansiyeline sahiptir.

Bu açıdan bakıldığında, ticaret anlaşmaları artık masum teknik metinler değil; yeni küresel güç rekabetinin sessiz ama belirleyici cepheleridir. AB’nin bu cephede izlediği strateji, önümüzdeki dönemde yalnızca Çin ile ilişkilerin değil; Küresel Güney’in küresel sistemdeki konumunun ve çok kutuplu düzenin niteliğinin de şekillenmesinde belirleyici olacaktır.

Ersin Dedekoca                                                                                                                        11 Şubat 2026

Kaynakça

[1] World Economic Outlook: Navigating Global Divergences, IMF, 2024, https://www.imf.org/en/publications/weo/issues/2024/04/16/world-economic-outlook-april-2024 ; World Trade Report 2023: Re-globalization for a Secure, Inclusive and Sustainable World, WTO, https://www.wto.org/english/res_e/publications_e/wtr23_e.htm 

[2] “European companies step up efforts to decouple from China”, FT, 9.06.2024, https://www.ft.com/content/fb448978-e4ff-4f3e-b650-13fda73f58a9 ; “EU must seek to de-risk rather than decouple from China, von der Leyen says”, Reuters, 17.01.2023, https://www.reuters.com/world/eu-must-seek-de-risk-rather-than-decouple-china-von-der-leyen-2023-01-17 

[3] An Open, Sustainable and Assertive Trade Policy, European Commission, 18.02.2021, https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/HTML/?uri=CELEX:52021DC0066

[4] “Europe is too shy about using its economic power, FT, 29.01.2024, https://www.ft.com/content/c228222e-551e-4996-bfed-16235e53fe48

[5] “The EU must find a regulatory reverse gear”, FT, 13.10.2025, https://www.ft.com/content/6519cf91-e61c-43ea-ae80-fb616d37141b

[6] Bkz. Dipnot:1

[7] Bkz. Dipnot:3

[8] LUUK SCHMITZ & TIMO SEIDL, “As Open as Possible, as Autonomous as Necessary: Understanding the Rise of open Strategic Autonomy in EU Trade Policy”, JCMS, 2023, https://onlinelibrary.wiley.com/doi/pdfdirect/10.1111/jcms.13428 ; WTO Annual Report 2023, https://www.wto.org/english/res_e/publications_e/anrep23_e.htm ;  “WTO slashes 2025 trade growth forecast, warns of deeper slump”, Reuters, 16.04.2025, 

https://www.reuters.com/markets/wto-slashes-2025-trade-growth-forecast-warns-deeper-slump-2025-04-16/

[9] Geoeconomic Fragmentation and the Future of Multilateralism, IMF, 2023, https://www.imf.org/-/media/files/publications/sdn/2023/english/sdnea2023001.pdf ; Martin Wolf, “The old global economic order is dead”, FT, 6.05.2025, https://www.ft.com/content/49e38ee8-f37e-47da-8ee4-1631175d2224

[10] AN OPEN, SUSTAINABLE AND ASSERTIVE TRADE POLICY, OPEN STRATEGIC AUTONOMY, European Commission, https://circabc.europa.eu/rest/download/88a164e4-cc98-4a49-9071-a6c27fe1f39d ; “Open Strategic Autonomy in EU Trade Policy”, Cambridge University Press, https://assets.cambridge.org/97810091/96536/frontmatter/9781009196536_frontmatter.pdf ; Esra Uyar Okcu, “THE 2021 EU TRADE POLICY REVIEW: SHIFT IN TRADE STRATEGY AND NEW INITIATIVES”, Dergi Park Akademik, 2022, Volume: 21 Issue: 2, https://dergipark.org.tr/en/pub/aacd/article/1226897

[11] ERIKA SZYSZCZAK,  “OPEN STRATEGIC AUTONOMY AS EU TRADE POLICY”, University of Sussex, Eylül 2023, https://blogs.sussex.ac.uk/uktpo/files/2023/09/BP76-OPEN-STRATEGIC-AUTONOMY-AS-EU-TRADE-POLICY.pdf  

[12] “India has narrow path to victory in US-China trade war”, Reuters, 12.09.2025, https://www.reuters.com/markets/asia/india-has-narrow-path-victory-us-china-trade-war-2025-09-11/

[13] Mohan Malik, “BALANCING ACT: The China-India-U.S. Triangle”, Jstor, Vol. 179, No. 1, SPRING 2016, https://www.jstor.org/stable/26369496

[14] “EU, India step up trade talks amid China tensions”, BBC, 27.01.2026, https://www.bbc.com/news/articles/c75x9wqwz40o

[15] “Trade Integration and Implications of Global Fragmentation for Latin America and the Caribbean”, IMF, Ekim

 2023, https://www.imf.org/-/media/files/publications/reo/whd/2023/october/english/background-paper-2-en.pdf

[16] “EU, Mercosur seek to revive trade deal amid global tensions”, Al Jazeera, 17.01.2026, https://www.aljazeera.com/news/2026/1/17/eu-mercosur-bloc-sign-free-trade-deal-after-25-years-of-negotiations 

[17] Mercosur; Brezilya, Paraguay, Uruguay, ve Arjantin’in oluşturduğu Latin Amerika Ortak Pazarı.

[18] “EU–Mercosur Trade Agreement – Overview”, European Commission, 6.12.2024, https://policy.trade.ec.europa.eu/eu-trade-relationships-country-and-region/countries-and-regions/mercosur_en

[19] “Mineral Commodity Summaries 2026”, USGS, https://pubs.usgs.gov/publication/mcs2026