…
KRİZSİZ AMA KIRILGAN: 2026’DA KÜRESEL RİSKLERİN GENEL ANATOMİSİ
I. GİRİŞ
Geride bırakılan her yılın sonunda, o yılın öne çıkan gelişmelerini, krizlerini ve küresel etkilerini değerlendirmek görece daha kolaydır. Asıl güçlük, henüz yaşanmamış bir döneme ilişkin olarak, dünyayı hangi siyasi, ekonomik ve jeopolitik dinamiklerin beklediğini anlamlandırmaya çalışmaktır. Son on yıldır bu iki değerlendirme çoğu zaman birlikte ele alınmış; geçmiş yılın bilançosu ile gelecek yıla dair beklentiler iç içe sunulmuştur. Bu çalışmada ise, bu alışkanlıktan bilinçli olarak ayrılarak, yalnızca 2026 yılına odaklanan bir değerlendirme yapılması tercih edilmiştir.
Bu tercih, 2026’nın “olağan bir takvim yılı” olmaktan ziyade, son yıllarda biriken küresel kırılganlıkların nasıl bir araya geldiğini ve hangi alanlarda yoğunlaştığını gözlemlemek açısından anlamlı bir eşik oluşturmasından kaynaklanmaktadır. Zira 2026’ya girilirken dünya, ne açık bir küresel kriz dönemine sürüklenmiş ne de net bir toparlanma sürecine girmiştir. Aksine, savaşların sürdüğü, ekonomik kırılganlıkların devam ettiği, iklim hedeflerinin gerisinde kalındığı ancak dönüşüm arayışlarının da tamamen terk edilmediği bir ara evre söz konusudur.
Bu bağlamda son yıllarda The Economist, Financial Times, Bloomberg, Le Monde ve Der Spiegel gibi önde gelen uluslararası yayınlarda sıklıkla yer bulan “gelecek öngörüleri”, “trend analizleri” ya da daha editoryal bir ifadeyle “dünya nereye gidiyor?” türü yazılar, yalnızca birer tahmin denemesi değil; belirsizlik ortamını anlamlandırmaya yönelik analitik çabalar olarak okunmalıdır. Bu tür metinlerin amacı, kesin öngörüler sunmaktan ziyade, önümüzdeki dönemde hangi başlıkların küresel gündemi belirlemeye devam edeceğine dair bir çerçeve oluşturmaktır.
Bu çalışma da benzer bir yaklaşımla, 2026 yılını siyasi, ekonomik, askerî, jeopolitik ve toplumsal boyutlarıyla ele almakta; riskleri tekil alanlar hâlinde değil, birbirleriyle etkileşim içinde olan bileşik süreçler olarak değerlendirmektedir. Amaç, 2026’yı “olacaklar listesi” üzerinden değil; belirsizlikle nasıl baş edileceğine dair daha geniş bir analitik zemin üzerinden okumaktır.
II. GENEL OLARAK 2026
2.1. 2026’ya İlişkin Genel Çerçeve ve Belirsizlik Ortamı
Dünyanın nereye gittiğini irdeleyen bu tür yazılar, özellikle Soğuk Savaş sonrasında uluslararası sistemin daha karmaşık ve öngörülmesi zor bir yapıya bürünmesiyle birlikte, 1990’lardan itibaren daha yaygın hâle gelmiştir. Sona eren 2025 yılı da bu belirsizlik hâlinin kalıcılaştığını gösteren önemli bir eşik oluşturmuş; yeni başlayan 2026’ya ilişkin beklentilerin zeminini büyük ölçüde şekillendirmiştir.
2026’ya girerken dünya, ne açık bir “küresel kriz” dönemindedir ne de net bir “toparlanma evresine” girmiştir. Savaşlar sürmekte, ancak diplomatik çözüm ihtimalleri tamamen ortadan kalkmamaktadır. Küresel ekonomi kırılganlığını korurken, sistemik bir çöküş yaşanmamaktadır. İklim hedefleri büyük ölçüde geride kalmış olsa da, “enerji dönüşümü” ve “teknolojik uyum” süreci devam etmektedir. Bu çerçevede bu tür analizler, geleceğe dair kesin öngörüler sunmaktan ziyade, önümüzdeki dönemde hangi başlıkların gündemden düşmeyeceğini ortaya koymayı amaçlar. 2026 özelinde ise temel hedef, belirsizlikle nasıl baş edileceğine ilişkin analitik bir çerçeve sunmaktır.
Sona eren 2025 yılı, “küresel güç dağılımının” artık klâsik jeopolitik kalıplarla açıklanamayacağını açık biçimde ortaya koymuştur. Savaşlar, ekonomik krizler, enerji dengeleri, teknoloji rekabeti ve bölgesel güç mücadeleleri birbirinden bağımsız alanlar olmaktan çıkmış; çok katmanlı ve eşzamanlı bir küresel etkileşim alanı oluşturmuştur. Bu sürecin doğal bir sonucu olarak, 2026’ya girerken uluslararası sistem, “tek merkezli bir güç hiyerarşisinden” uzaklaşmış; farklı jeopolitik gerçekliklerin birbirine temas ettiği daha “parçalı bir yapıya” evrilmiştir. Scope Ratings’in 2026 Ülke Kredi Notları Görünümü raporu da, küresel jeopolitik gerilimler, artan siyasi kutuplaşma ve yüksek bütçe açıklarının dünya genelinde kredi profilleri üzerinde baskı oluşturduğunu vurgulayarak, bu dönüşümün ekonomik yansımalarını somut biçimde ortaya koymaktadır.1
2026’da küresel risk ortamının şekillenmesinde, mevcut savaş ve çatışma alanları belirleyici bir rol oynamaya devam etmektedir. Doğu Avrupa’daki çatışma, Orta Doğu’daki çok katmanlı güvenlik krizleri, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz hattındaki gerilimler ile Asya-Pasifik’te Tayvan merkezli riskler, yalnızca bölgesel istikrarsızlık alanları değil; küresel enerji, ticaret ve güvenlik dengelerini etkileyen başlıca kırılganlık noktalarıdır. Bu çatışmaların büyük bölümünde belirleyici olan unsur, ani ve topyekûn bir tırmanmadan ziyade, uzayan, donmuş ya da kontrollü biçimde genişleyen çatışma senaryolarıdır.
2.2. 2026’ya Dair Temel Varsayımlar
2026 yılına ilişkin analizler, tek bir belirleyici kırılma anından ziyade, eşzamanlı ve birbirini besleyen risk alanlarının varlığını esas almaktadır. Bu çerçevede, yılın genel seyrine ilişkin öne çıkan temel varsayımlar şu şekilde özetlenebilir:
- Küresel sistem ne tam bir kriz ne de istikrarlı bir denge hâlindedir. Jeopolitik gerilimler, ekonomik kırılganlıklar ve iklim kaynaklı riskler yönetilebilir sınırlar içinde tutulmaya çalışılmakta, ancak kalıcı bir normalleşme de sağlanamamaktadır.
- Riskler tekil değil, bileşik niteliktedir. Güvenlik sorunları ekonomik dengeleri; ekonomik kırılganlıklar siyasi istikrarı; enerji ve iklim başlıkları ise hem jeopolitiği hem de toplumsal dinamikleri doğrudan etkilemektedir.
- Küresel güç dağılımı çok merkezli ve parçalı bir yapı sergilemektedir. Büyük güç rekabeti devam ederken, bölgesel aktörlerin ve orta ölçekli güçlerin manevra alanı da genişlemektedir.
- Belirsizlik, geçici değil yapısal bir unsur hâline gelmiştir. 2026’da temel mesele belirsizliğin ortadan kalkması değil, devletlerin ve piyasa aktörlerinin bu belirsizlikle nasıl başa çıktığıdır.
- Ekonomik ve siyasi karar alma süreçleri giderek daha fazla güvenlik ve jeopolitik kaygılarla şekillenmektedir. Ticaret, teknoloji ve finans alanlarındaki tercihlerin “ekonomi dışı” gerekçelerle alınması olağanlaşmıştır.
Bu genel çerçeve, 2026’nın tek bir başlık altında açıklanamayacak kadar karmaşık bir risk ortamı sunduğunu göstermektedir. Dolayısıyla yılı anlamlandırabilmek için, siyasi, ekonomik, askerî ve jeopolitik riskleri birbirinden bağımsız alanlar olarak değil; etkileşim hâlindeki risk kümeleri olarak ele almak gerekmektedir. Bu noktada bir sonraki bölümde, 2026’da küresel ölçekte öne çıkan başlıca risk alanları ve bu risklerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler daha ayrıntılı biçimde incelenecektir.
2.3. 2026’da Küresel Risklerin Genel Haritası
2026’ya girerken uluslararası sistem, klâsik kriz-toparlanma döngüsünden farklı bir karmaşık risk ortamı ile karşı karşıyadır. Bu risk ortamı tek bir kırılma noktasından ziyade, birbirini besleyen çoklu alanlara yayılmış durumdadır. Buradan hareketle, 2026’da küresel risklerin ana hatlarını ekonomik, siyasi, jeopolitik, teknolojik ve toplumsal boyutlarıyla birlikte ele almak gerekir.
Jeopolitik volatilite ve güvenlik riskleri
Jeopolitik riskler 2026 boyunca yüksek seyretmeye devam edecektir. Büyük güçler arasındaki stratejik rekabet, ticaret ve teknoloji alanındaki sürtüşmelerle birleşerek belirsizliği artırmaktadır. Uluslararası ilişkiler alanındaki bu tansiyon, yalnızca devletler arası ilişkileri değil, aynı zamanda bölgesel ittifakları ve küresel güvenlik mimarilerini de etkilemeye devam edecektir. Özellikle Avrupa’daki savunma harcamaları ve caydırıcılık söylemleri belirleyici olacaktır. Bu genel tablo, Avrupa liderlerinden gelen mesajlarda da sıklıkla vurgulanmaktadır.
Aynı şekilde, risk haritasında hibrit tehditler (siber saldırılar, istihbarat operasyonları, dezenformasyon) önemli bir yer tutmaktadır. Önde gelen risk araştırmaları, 2026’da sadece fiziksel çatışmaların değil, hibrit tehditlerin de devlet ve şirketler için artan bir baskı unsuru olduğunu göstermektedir.
Ekonomik büyüme ve finansal kırılganlık
Küresel ekonomik büyüme 2026’da yavaşlamaya devam edecektir. Uluslararası kuruluşların ve finansal kurumların çeşitli tahminlerine göre, 2026’da dünya ekonomisi düşük-orta hızda büyüme gösterebilir. İlâveten, mevcut belirsizlikler büyümenin önünde bir engel oluşturmayı sürdürecektir. IMF projeksiyonlarına göre küresel ekonomik büyümenin 2026 yılında %3,1 civarında seyretmesi beklenmektedir.2
Aynı zamanda, ticaret politikaları ve tedarik zinciri belirsizlikleri ekonomik aktörler üzerinde baskı yaratmaya devam edecektir. Bazı analizler, 2026’da ticaret hacminin artabileceğini öngörse de, tarifeler ve jeopolitik risklerin ticaret üzerinde yeniden şekillendirici roller oynayacağına işaret etmektedir.
Teknoloji rekabeti ve siber riskler
2026’da teknolojik rekabet, hem ekonomik hem de stratejik bir risk alanı olmaya devam edecektir. Yapay zekâ ve ilgili ileri teknolojiler, büyüme için umut vadeden unsurlar olmakla birlikte, aynı zamanda siber saldırılar, veri güvenliği ve etik riskler ile birlikte ele alınmalıdır. Çok uluslu oyuncular teknoloji alanında öne çıkarken, bu rekabet ulusal güvenlik politikaları ile iç içe geçmektedir.
Gelişen teknolojiler, aynı zamanda işgücü piyasaları ve sosyal dinamikler üzerinde de etkili olacaktır. Bazı raporlar, 2026’da teknolojiye ilişkin fırsatların yanında dengesizlik ve yeniden uyum maliyetlerinin önemli riskler oluşturduğunu vurgulamaktadır.
Enerji, kaynaklar ve iklim riskleri
Enerji piyasaları ve iklim riskleri 2026’da küresel risk ortamının önemli unsurları olmaya devam edecektir. Enerji arz güvenliği, fiyat dalgalanmaları ve kritik ham madde tedarikindeki kırılganlıklar uluslararası ekonomiyi etkilemektedir. Bu nedenle enerji ve kaynak politikaları, jeopolitik risklerle yakından ilişkilidir.
İklim kaynaklı aşırı hava olayları da ekonomik faaliyetler üzerinde baskı oluşturmaya devam etmektedir. Bu bağlamda, küresel risk analizleri artık sadece ekonomik göstergeleri değil, aynı zamanda iklim ve çevresel boyutları da içeren “bileşik riskler” olarak değerlendirmektedir.
Toplumsal dinamikler ve kurumsal güven
2026’da belirsizlik ortamı sadece uluslararası ilişkiler ve ekonomik göstergelerle sınırlı kalmayacak; aynı zamanda toplumsal ve kurumsal güven üzerinde de etkili olacaktır. Artan eşitsizlik, iş gücü dönüşümü, göç politikaları ve kurumsal güven gibi konular hem siyasi hem de ekonomik risk alanlarını derinleştirebilir. Bu bağlamda artan belirsizlik, devlet-toplum ilişkilerini yeniden tanımlama potansiyeline sahip bir görünüm sergilemektedir.
III. 2026’DA ÖNE ÇIKAN KÜRESEL RİSK ALANLARI
Bu genel risk haritası, 2026 yılının klasik tanımlarla ölçülemeyecek kadar karmaşık ve çok boyutlu bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Siyasi ve ekonomik kırılganlıklar, teknolojik dönüşüm belirsizlikleri, sürdürülebilirlik gündemleri ve toplumsal dinamikler, birbirini besleyen risk kümeleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bölümde, 2026 yılına damga vuracak başlıca risk alanları güvenlik, ekonomi, teknoloji, enerji ve toplumsal dinamikler bağlamında daha detaylı biçimde tematik analizlerle incelenmektedir.
3.1. Jeopolitik ve Güvenlik Riskleri
2026 yılına girerken küresel risk ortamının en belirgin ve belirleyici unsurlarından biri, jeopolitik gerilimlerin süreklilik kazanmış olmasıdır. Uluslararası sistem, artık “krizlerin istisnai olduğu” bir yapıdan ziyade, yüksek gerilimli ama “yönetilmeye çalışılan bir normal” üretmektedir. Bu durum, klasik savaş-barış ikiliğinin ötesinde, uzun süreli rekabet, caydırıcılık ve sınırlı çatışmaların iç içe geçtiği bir güvenlik ortamına işaret etmektedir.
Büyük güçler arasındaki stratejik rekabet, 2026’da da uluslararası ilişkilerin ana eksenini oluşturmaktadır. Ancak bu rekabet, yalnızca askerî kapasite ve ittifak ilişkileri üzerinden değil; ticaret, teknoloji, enerji ve finansal araçlar üzerinden de yürütülmektedir. Bu yönüyle jeopolitik riskler, dar anlamda güvenlik meselesi olmaktan çıkmış; ekonomik ve teknolojik alanları da doğrudan etkileyen çok boyutlu bir nitelik kazanmıştır.
2026’nın güvenlik mimarisini şekillendiren bir diğer unsur, hibrit tehditlerin artan ağırlığıdır. Siber saldırılar, dezenformasyon kampanyaları, kritik altyapılara yönelik sabotaj riski ve istihbarat faaliyetleri, devletler arası rekabetin “görünmeyen cephesi” hâline gelmiştir. Bu tür tehditler, açık çatışmalara kıyasla daha düşük maliyetli olmaları ve inkâr edilebilirlik sağlamaları nedeniyle, 2026’da da sıkça başvurulan araçlar arasında yer almaktadır.
Bölgesel düzeyde ise, Avrupa’dan Orta Doğu’ya, Güney Kafkasya’dan Asya-Pasifik’e uzanan geniş bir coğrafyada güvenlik riskleri birbirini besleyen bir yapı sergilemektedir. Bölgesel çatışmaların küresel enerji ve ticaret hatları üzerindeki etkisi, jeopolitik risklerin yalnızca ilgili bölgeyle sınırlı kalmadığını; küresel ölçekte ekonomik ve siyasi sonuçlar doğurduğunu göstermektedir. Bu nedenle 2026’da güvenlik riskleri, tekil çatışmalardan ziyade bölgesel kırılganlıkların küresel sistemle kurduğu etkileşim üzerinden değerlendirilmelidir.
3.2. Küresel Ekonomik Kırılganlıklar
2026 yılı için küresel ekonomik görünüm, bir yandan görece sürdürülebilir büyüme beklentileri barındırırken, diğer yandan jeopolitik riskler, ticaret belirsizlikleri, enflasyon dinamikleri ve finansal kırılganlıklar nedeniyle zayıf bir momentum profili çizmektedir. Bu çerçevede küresel ekonomi, dayanıklılık ile kırılganlık arasında bir denge arayışında olmaya devam etmektedir.
Makro büyüme görünümü
Uluslararası kurumların 2025-2026 dönemine ilişkin projeksiyonları incelendiğinde, küresel büyümenin 2026’da önceki yıllara göre yavaşladığı görülmektedir. IMF’nin Dünya Ekonomik Görünümü, 2026 için küresel büyümenin %3,1 civarında gerçekleşmesini beklemektedir; bu oran, uzun dönem ortalamasının altında bir tempodur.2
Benzer şekilde OECD’nin projeksiyonları, küresel büyümenin 2026’da %2,9 civarına gerileyebileceğini öngörmekte; bunun arkasında yüksek tarifeler, ticaret belirsizliği ve jeopolitik risklerin ekonomik faaliyetlere etkisi yer almaktadır.3
Bu çerçevede, küresel büyüme ılımlı seyrederken, birçok ekonomide ılımlı ya da zayıf büyüme ortamı bir norm hâline gelmekte, bu olgu da ekonomik kırılganlıkları artırmaktadır.
Ticaret, korunmacılık ve tedarik zincirleri
2026 küresel ekonomisinin önemli risklerinden biri ticaret politikalarının belirsizliğidir. Tarifeler ve korumacı politikalar, ticaret hacimlerinde sapmalara ve işletmelerin yatırım davranışlarında gecikmelere yol açmaktadır. Ticaret ilişkilerindeki gerilim, özellikle gelişmiş ekonomi blokları arasında iş yapma maliyetlerini yükseltmekte ve küresel tedarik zincirlerini daha kırılgan hâle getirmektedir.
Bu ortam, ticaret ve yatırım kararlarının giderek daha fazla jeopolitik ve düzenleyici koşullara göre şekillendiği bir sürece işaret eder. Bunun sonucu olarak oluşan belirsizlik, küresel döngüyü yavaşlatan faktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır.
Enflasyon, para politikası ve finansal koşullar
2026’da dünya genelinde enflasyonun düşüş eğiliminde olması beklenmekle birlikte, ülkeler arası ayrışma dikkat çekicidir. Gelişmiş ekonomilerde enflasyonun merkez bankalarının hedeflerine yaklaşması beklenirken, gelişmekte olan ülkelerde bu süreç daha yavaş ilerlemektedir.
Bu farklılaşma, para politikalarının eşanlı olarak netleşmesini zorlaştırmakta ve merkez bankalarının risk yönetimini karmaşık hâle getirmektedir. Daha önceki dönemde hızlı/yüksek faiz artışlarıyla mücadele edilen enflasyonist ortamdan, 2026’da daha yumuşak ancak kırılgan bir dengeye geçilirken faiz ve finansal koşullar hâlâ belirsizlik içermektedir.
İstihdam, talep ve tüketici güveni
Bazı büyük ekonomilerde işgücü piyasalarında zayıflama sinyalleri oluşmaktadır. Örneğin Almanya gibi gelişmiş ekonomilerde 2026 için işten çıkarmalar ve yatay istihdam eğilimleri beklenmektedir. Bu durum, üretim kapasitesi ve tüketici talebini baskılamakta ve ekonomik kırılganlıkları artırmaktadır.
Eş zamanlı olarak fiyat baskılarının düşmesi tüketici güvenini kısmen desteklerken, düşük büyüme ve yatırım ortamı talep tarafında belirsizlik yaratmaktadır.
Bölgesel ayrışmalar ve finansal riskler
Küresel ekonomideki zayıf büyüme görünümü ve politika belirsizlikleri, bölgesel farklılaşmayı derinleştirmektedir. OECD projeksiyonlarına göre ABD ve Avrupa’da büyüme oranları zayıf kalırken, gelişmekte olan bazı büyük ekonomilerde daha yüksek büyüme beklenmektedir. Bu durum, küresel risk primlerini ve sermaye akımlarını daha kırılgan hâle getirebilir.
Ara sonuç: Sürdürülebilirlikten kırılganlığa geçiş riski
2026’da küresel ekonomik kırılganlıklar, büyümenin tek başına hızıyla değil, büyüme ile riskler arasındaki dengesizlik ile karakterize edilecektir. Jeopolitik belirsizlikler, ticaret politikaları, enflasyon ayrışmaları ve finansal piyasaların kırılganlığı bir araya geldiğinde, ekonomik istikrarı sürdürülebilir kılma görevi hem devletler hem merkez bankaları için zorlayıcı bir sınav hâlini alacaktır.
3.3. Enerji, İklim ve Kaynak Güvenliği
2026 yılı, enerji piyasaları ile iklim risklerinin artık birbirinden ayrı değerlendirilmediğini; aksine enerji güvenliği ile iklim politikalarının birlikte analiz edildiği yeni bir dönemin başladığını göstermektedir. Bu bağlamda enerji arz güvenliği, fiyat oynaklıkları ve kritik kaynaklara erişim hem küresel ekonomik performans hem de jeopolitik denklemler üzerinde belirleyici etkiler ortaya koymaktadır.
Enerji piyasaları, 2022 sonrası süreçte yeni bir dengesizlik dönemine girmiş; jeopolitik gerilimler ve arz kesintileri fiyatların volatilitesini artırmıştır. 2026’da da bu eğilim devam etmektedir. Özellikle Rusya-Avrupa enerji ilişkileri, Orta Doğu jeopolitiği ve Asya’daki talep dinamikleri küresel enerji risk haritasını belirleyen başlıca unsurlar olarak öne çıkmaktadır.
Enerji arz güvenliğini yeniden tanımlayan bir başka kesit de, ekonomik yaptırımların enerji akışına etkisidir. Belirli ülkeler üzerindeki yaptırımlar enerji ihracatını sekteye uğratırken, alternatif tedarik hatları ve depolama kapasitesi konularını stratejik öncelikler arasına taşımaktadır. Bu durum, enerji piyasalarına ilişkin risk primlerinin hem kısa vadeli fiyatlama hem de uzun vadeli yatırım kararları üzerinde etkisini artırmaktadır.
Enerji güvenliği sadece hidrokarbonlarla sınırlı kalmayıp, yenilenebilir enerji değer zincirine ilişkin kritik mineraller, batarya hammaddeleri ve teknoloji bileşenlerine erişim konularını da içerir hâle gelmiştir. Rüzgâr türbinleri, güneş panelleri, elektrik depolama sistemleri ve ileri teknoloji üretimi için gerekli mineraller (örneğin lityum, kobalt, nikel ve nadir toprak elementler) üzerindeki küresel rekabet, 2026’da jeopolitik ve ekonomik risklerin kesişim kümesini genişletmektedir.
Bu kaynakların coğrafi olarak sınırlı dağılımı ve arz zincirindeki yoğunlaşma, üretim kapasitesini ve fiyat istikrarını kırılgan hâle getirmektedir. Bu bağlamda tedarik zincirlerinin yeniden yapılanması, stoklama stratejileri ve çeşitli coğrafyalara yayılma (diversification) politikaları küresel enerji-strateji gündeminin merkezi bir unsuru olarak yer almaktadır.
2026’da iklim hedefleri bir yandan ekonomik dönüşüm fırsatları sunarken, diğer yandan ara dönem belirsizlikleri ve geçiş maliyetleri nedeniyle risk unsuru hâline gelmiştir. Uluslararası iklim kararlılığına rağmen birçok ülke hâlâ net sıfır hedeflerine ulaşma yolunda somut adımlarını tamamlamamıştır. Bu durum, kısa vadeli enerji güvenliği politikaları ile uzun vadeli iklim hedefleri arasında stratejik gerilimler yaratmaktadır.
İklim kaynaklı aşırı hava olayları (kuraklık, seller, orman yangınları, sıcak hava dalgaları) 2026’da küresel tedarik zincirleri ve enerji altyapısı üzerinde somut baskılar yaratmaya devam etmektedir. Enerji üretimi, tarım üretimi ve ulaşım altyapısı üzerindeki bu şoklar hem fiyatlar üzerinde etkili olur hem de ekonomik aktörlerin risk algısını artırır. Bu tür doğal şokların artan sıklığı, iklim risklerinin artık sadece çevresel bir mesele olmayıp ekonomik ve toplumsal kırılganlıklarla doğrudan bağlantılı olduğunun işaretidir.
2026’da enerji piyasalarında volatilitenin yüksek seyretmesi, emtia fiyat enflasyonuna ve finansal piyasalardaki risk primlerinin genişlemesine yol açmaktadır. Enerji fiyatlarındaki dalgalanma yatırımcıların risk iştahını etkilemekte ve finansal koşullar üzerinden ekonomik büyümeye yansımaktadır. Bu nedenle enerji fiyatlarının makroekonomik etkileri, yalnızca arz-talep dengesinden değil, aynı zamanda jeopolitik belirsizliklerden ve iklim risklerinden de kaynaklanmaktadır.
2026’da enerji, iklim ve kaynak güvenliği alanında ortaya çıkan riskler, devletlerin ve özel sektör aktörlerinin esneklik (resilience) ve savunma odaklı stratejilere öncelik verdiğini göstermektedir. Enerji arzı ve hammaddelere erişim güvenliği sağlanmadan sürdürülebilir bir ekonomik büyüme modeli oluşturmak zordur. Dolayısıyla enerji sektörü politikaları, sadece arz güvenliğini sağlamakla kalmayıp, iklim hedefleri ve kaynak erişim stratejilerini de entegre etmektedir.
Bu çerçevede 2026’da enerji ve iklim riskleri, hem jeopolitik hem ekonomik kırılganlıkların bir arada okunmasını gerektiren bileşik bir risk alanı olarak karşımıza çıkmaktadır.
3.4. Teknoloji, Yapay Zekâ ve Siber Riskler
2026 yılı itibarıyla teknoloji, yalnızca ekonomik büyümenin ve verimlilik artışının bir aracı olmaktan çıkmış; jeopolitik rekabetin, ulusal güvenliğin ve toplumsal istikrarın merkezinde yer alan stratejik bir alan hâline gelmiştir. Özellikle yapay zekâ teknolojilerindeki hızlı ilerleme, devletler ve özel sektör için önemli fırsatlar yaratırken, aynı zamanda yeni ve öngörülmesi güç risk alanlarını da beraberinde getirmektedir.
Yapay zekâ, 2026’da küresel ekonominin en önemli dönüşüm dinamiklerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Üretken yapay zekâ uygulamaları, finans, savunma, sağlık, enerji ve kamu yönetimi gibi alanlarda verimlilik artışı ve maliyet düşüşü potansiyeli sunmaktadır. Ancak bu hızlı yayılım, aynı zamanda düzenleyici boşluklar, etik sorunlar ve sistemik riskler yaratmaktadır.
Özellikle karar alma süreçlerinde algoritmalara artan bağımlılık, şeffaflık ve hesap verebilirlik sorunlarını gündeme getirmektedir. Yapay zekânın hatalı, taraflı veya manipüle edilmiş verilerle çalışması, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve güvenlik boyutları olan sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle 2026’da yapay zekâ, hem büyüme motoru hem de potansiyel bir kırılganlık unsuru olarak değerlendirilmektedir.
2026’da teknoloji alanındaki rekabet, büyük güçler arasındaki stratejik çekişmenin temel bileşenlerinden biri hâline gelmiştir. Yarı iletkenler, yapay zekâ altyapısı, veri merkezleri ve ileri yazılım teknolojileri, artık yalnızca ticari ürünler değil; jeopolitik güç unsurları olarak görülmektedir. Bu durum, teknoloji tedarik zincirlerinde ayrışmayı ve devlet müdahalesini artırmaktadır.
Teknolojiye erişim kısıtlamaları, ihracat kontrolleri ve yatırım denetimleri, küresel inovasyon ekosistemini daha parçalı bir yapıya sürüklemektedir. 2026 itibarıyla bu eğilim, “teknolojik küreselleşme” yerine bloklar arası teknoloji ekosistemlerinin oluşmasına zemin hazırlamaktadır.
Siber güvenlik, 2026’da küresel risk gündeminin en kritik başlıklarından biri olmaya devam etmektedir. Devlet destekli siber saldırılar, kritik altyapıları, finansal sistemleri ve kamu hizmetlerini hedef alırken; özel sektör de fidye yazılımları ve veri ihlalleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu saldırılar, klasik askerî tehditlere kıyasla daha düşük maliyetli ve daha zor izlenebilir olmaları nedeniyle cazip bir araç hâline gelmiştir.
Yapay zekânın siber saldırılarda kullanımı, tehditlerin ölçeğini ve karmaşıklığını artırmaktadır. Otomatik saldırılar, gelişmiş oltalama (phishing) teknikleri ve sahte içerik üretimi hem kurumların hem de bireylerin güvenliğini zorlamaktadır. Bu bağlamda 2026’da siber riskler, yalnızca teknik bir sorun değil; ulusal güvenlik ve toplumsal güven meselesi olarak ele alınmaktadır.
Teknoloji kaynaklı risklerin bir diğer boyutu, dezenformasyon ve dijital manipülasyonun artan etkisidir. Yapay zekâ destekli sahte içerikler (deepfake’ler), kamuoyunu yönlendirme ve siyasi süreçleri etkileme potansiyeline sahiptir. 2026’da bu tür araçların daha erişilebilir hâle gelmesi, demokratik süreçler ve kurumsal güven açısından ciddi riskler doğurmaktadır.
Bilgi ekosisteminin bu şekilde kırılganlaşması, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirirken, devletlerin ve kurumların kriz yönetimi kapasitesini de zorlamaktadır. Dolayısıyla teknoloji ve siber riskler, yalnızca dijital alanla sınırlı kalmayıp, toplumsal istikrar ve yönetişim kalitesiyle doğrudan bağlantılı hâle gelmektedir.
2026’da teknoloji, yapay zekâ ve siber riskler alanında temel mesele, inovasyon ile güvenlik arasında sürdürülebilir bir denge kurabilmektir. Teknolojik ilerlemenin yavaşlatılması mümkün olmadığı gibi, bu ilerlemenin yarattığı risklerin göz ardı edilmesi de ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle 2026’da devletler, şirketler ve uluslararası kuruluşlar için teknoloji politikaları; ekonomik büyüme hedefleri kadar güvenlik, etik ve toplumsal dayanıklılık kaygılarıyla da şekillenmektedir.
Bu çerçevede teknoloji ve yapay zekâ, 2026’nın en güçlü fırsat alanlarından biri olmakla birlikte, aynı zamanda küresel risk haritasının en dinamik ve öngörülmesi en zor başlıklarından biri olarak öne çıkmaktadır.
3.5. Toplumsal Dinamikler ve Yönetişim Riskleri
2026 yılına girerken küresel risk ortamının en az jeopolitik ve ekonomik kırılganlıklar kadar belirleyici bir boyutu da toplumsal dinamikler ve yönetişim kapasitesindeki aşınmadır. Son yıllarda art arda yaşanan krizler — pandemi sonrası toparlanma sorunları, yüksek enflasyon, savaşlar, göç hareketleri ve iklim kaynaklı şoklar — devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi birçok ülkede yeniden tanımlamaya zorlamıştır. Bu süreç, 2026’da da “kurumsal güven”, “siyasal meşruiyet” ve “toplumsal dayanıklılık” başlıklarını küresel risk haritasının merkezine taşımaktadır.
2026’da toplumsal risklerin temel tetikleyicilerinden biri, geniş toplum kesimlerini etkileyen yaşam maliyeti baskısı olmaya devam etmektedir. Enflasyonun birçok ülkede gerileme eğilimine girmesine rağmen, ücret artışlarının aynı hızda gerçekleşmemesi; barınma, enerji ve gıda maliyetlerindeki yüksek seyrin kalıcılaşması, toplumsal huzursuzluğu besleyen temel faktörler arasında yer almaktadır. Dünya Ekonomik Forumu’nun küresel risk analizleri, ekonomik eşitsizlik ve yaşam maliyeti krizinin kısa vadede sosyal istikrar açısından en yüksek risk başlıkları arasında bulunduğunu ortaya koymaktadır.4
Bu baskılar, özellikle büyük kentlerde ve kırılgan gelir gruplarında protesto hareketleri, siyasal radikalleşme ve sistem karşıtı söylemlerin güçlenmesiyle sonuçlanabilmektedir. Dolayısıyla 2026’da ekonomik kırılganlıklar, doğrudan toplumsal ve siyasal risklere dönüşme potansiyeli taşımaktadır.
Küresel göç hareketleri, 2026’da da toplumsal dinamikleri şekillendiren başlıca unsurlardan biridir. Savaşlar, iklim değişikliği ve ekonomik eşitsizlikler nedeniyle artan zorunlu göç, hem göç veren hem de göç alan ülkelerde siyasi gerilimleri ve yönetişim sorunlarını derinleştirmektedir. Özellikle gelişmiş ekonomilerde göç meselesi, iç siyasette kutuplaşmayı artıran ve popülist hareketleri besleyen bir başlık olarak öne çıkmaktadır.
Demografik eğilimler de yönetişim kapasitesi üzerinde baskı yaratmaktadır. Yaşlanan nüfus, işgücü piyasaları ve sosyal güvenlik sistemleri üzerinde mali yük oluştururken; genç nüfusun yoğun olduğu bölgelerde işsizlik ve fırsat eksikliği, siyasal istikrarsızlık riskini artırmaktadır. Bu ikili yapı, 2026’da küresel yönetişim sorunlarının coğrafyaya göre farklılaştığını, ancak ortak bir kırılganlık zemini yarattığını göstermektedir.
2026’da toplumsal risklerin bir diğer kritik boyutu, kurumlara duyulan güvenin zayıflamasıdır. Seçim süreçlerine yönelik şüpheler, yolsuzluk algısı, kamu hizmetlerinin etkinliğine dair memnuniyetsizlik ve kriz dönemlerinde alınan kararların şeffaflığına ilişkin tartışmalar, birçok ülkede yönetişim kalitesini sorgulatmaktadır. OECD ve benzeri kuruluşlar, kurumsal güvenin azalmasının uzun vadede ekonomik performansı ve toplumsal uyumu olumsuz etkilediğini vurgulamaktadır.
Bu güven erozyonu, devletlerin krizlere hızlı ve etkili yanıt verme kapasitesini de sınırlamaktadır. 2026’da yönetişim riski, yalnızca “kötü yönetim” meselesi değil; krizlerin üst üste gelmesi karşısında kurumların dayanıklılığının sınanması olarak karşımıza çıkmaktadır.
Teknolojiyle bağlantılı bir diğer toplumsal risk alanı, dijitalleşmenin yönetişim üzerindeki etkileridir. Yapay zekâ destekli dezenformasyon, sosyal medya manipülasyonu ve bilgi kirliliği, 2026’da demokratik süreçler için ciddi bir meydan okuma oluşturmaktadır. Seçim dönemlerinde dijital manipülasyonun artması, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmekte ve siyasi karar alma süreçlerinin meşruiyetini zedeleyebilmektedir.
Bu bağlamda toplumsal dinamikler ile teknoloji riskleri arasındaki etkileşim, yönetişim risklerini daha da karmaşık hâle getirmektedir. 2026’da yönetişim, yalnızca hukuki ve kurumsal çerçevelerle değil; bilgi ekosisteminin güvenilirliği ile de doğrudan bağlantılıdır.
2026 yılı itibarıyla toplumsal dinamikler ve yönetişim riskleri, küresel risk haritasının “yumuşak” unsurları olmaktan çıkmış; jeopolitik ve ekonomik risklerle eşdeğer bir önem kazanmıştır. Devletlerin ve uluslararası kurumların karşı karşıya olduğu temel mesele, yalnızca krizleri yönetmek değil; toplumsal dayanıklılığı ve kurumsal meşruiyeti yeniden tesis edebilmektir.
Bu çerçevede 2026’da yönetişim riski, siyasal istikrarsızlık, ekonomik kırılganlık ve teknolojik dönüşümün kesiştiği bir alanda şekillenmekte; toplumsal dinamikler ise bu risklerin hızını ve derinliğini belirleyen temel faktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır.
IV. SONUÇ
2026 yılına ilişkin bu analiz, küresel sistemin ne tekil bir kriz momenti ne de istikrarlı bir toparlanma evresi içinde olduğunu; aksine, çok boyutlu ve eşzamanlı risklerin şekillendirdiği bir geçiş döneminden geçtiğini ortaya koymaktadır. Jeopolitik gerilimler, ekonomik kırılganlıklar, enerji ve iklim kaynaklı baskılar, teknolojik dönüşüm ve toplumsal dinamikler, artık birbirinden bağımsız alanlar olarak ele alınamaz hâle gelmiştir. Bu başlıklar, 2026’nın küresel risk ortamını birlikte tanımlayan ve birbirini besleyen unsurlar olarak öne çıkmaktadır.
Bu çerçevede 2026, belirsizliğin geçici bir durum değil, yapısal bir gerçeklik olarak kabul edildiği bir yıl niteliği taşımaktadır. Devletler, uluslararası kuruluşlar ve ekonomik aktörler açısından temel sorun, riskleri tümüyle ortadan kaldırmak değil; bu risklerle yaşama ve onları yönetme kapasitesini güçlendirmektir. Dayanıklılık (resilience), çeşitlendirme ve kurumsal esneklik, 2026’nın ortak anahtar kavramları olarak öne çıkmaktadır.
2026’ya dair görünüm, tek bir gelecek senaryosundan ziyade, birden fazla olası yolun aynı anda var olduğu bir tablo sunmaktadır. Görece iyimser bir senaryoda, jeopolitik gerilimler kontrol altında tutulabilir; büyük güç rekabeti yönetilebilir sınırlar içinde kalırken, küresel ekonomi düşük ama istikrarlı bir büyüme patikasında ilerleyebilir. Daha olası görünen temel senaryoda ise mevcut eğilimler devam eder: çatışmalar donmuş durumda sürer, ekonomik kırılganlıklar tamamen aşılmaz ancak sistemik bir küresel kriz de ortaya çıkmaz. Bu durumda belirsizlik, küresel düzenin kalıcı bir özelliği hâline gelir. Kötümser senaryoda ise jeopolitik şoklar, enerji arzı ve finansal piyasalar üzerinden zincirleme etkilere yol açar; toplumsal huzursuzluklar ve yönetişim krizleri derinleşerek daha sert bir küresel kırılmanın zeminini oluşturur.
Bu senaryolar ışığında 2026’nın temel dersi açıktır: Küresel sistem, riskleri öteleyerek ya da tek bir “normalleşme” beklentisine yaslanarak yönetilemez. Aksine, çoklu senaryolara hazırlık, stratejik öngörü kapasitesinin güçlendirilmesi ve kurumsal dayanıklılığın artırılması hayati önem taşımaktadır. Uluslararası iş birliği, her zamankinden daha zor ama aynı zamanda daha gerekli bir unsur hâline gelmiştir.
Sonuç olarak 2026, yalnızca zorlu bir yıl değil; mevcut küresel yönetişim anlayışının sınandığı bir dönemeçtir. Bu sınamaya verilecek yanıtlar, kısa vadeli istikrarın ötesinde, önümüzdeki yılların jeopolitik, ekonomik ve toplumsal mimarisini de belirleyecektir. 2026, bu anlamda bir son değil; daha karmaşık ve çok katmanlı bir küresel geleceğin habercisi olarak okunmalıdır.
Ersin Dedekoca 1 Ocak 2026
DİPNOTLAR
- Scope Ratings, “Global Economic Outlook 2026 / Sovereign Outlook 2026: geopolitical tensions, fiscal pressures and politics weigh on credit profiles” (Aralık 2025). https://www.scoperatings.com/ratings-and-research/research/EN/179660
- IMF, “World Economic Outlook, October 2025” (14 Ekim 2025) – küresel büyüme projeksiyonları. https://www.imf.org/en/publications/weo/issues/2025/10/14/world-economic-outlook-october-2025
- OECD, “Economic Outlook, Interim Report” (23 Eylül 2025) – küresel büyüme projeksiyonları. https://www.oecd.org/en/publications/2025/09/oecd-economic-outlook-interim-report-september-2025_ae3d418b.html
-
World Economic Forum, “The Global Risks Report 2025” – yaşam maliyeti, eşitsizlik ve toplumsal riskler. https://reports.weforum.org/docs/WEF_Global_Risks_Report_2025.pdf
- KRİZSİZ AMA KIRILGAN: 2026’DA KÜRESEL RİSKLERİN GENEL ANATOMİSİ - 6 Ocak 2026
- ABD ULUSAL GÜVENLİK STRATEJİSİNİN DÖNÜŞÜMÜ: 1986’DAN 2025’E ÖNCELİKLER, KOPUŞLAR VE YENİ BÜYÜK STRATEJİ - 16 Aralık 2025
- ENERJİ DÖNÜŞÜMÜNDEN STRATEJİK BAĞIMSIZLIĞA: NADİR TOPRAK ELEMENTLERİNİN EKONOMİ-POLİTİĞİ - 8 Kasım 2025
- MOLDOVA’NIN YENİ YÖNÜ: AVRUPA ENTEGRASYONU, RUSYA ETKİSİ VE SİYASİ DÖNÜŞÜM - 11 Ekim 2025
- SIRBİSTAN’DA 10 AYDIR SÜREN SOKAK ÇATIŞMALARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ - 30 Eylül 2025
- ENFLÂSYONUN İKİ KALESİ: ARJANTİN VE TÜRKİYE - 31 Ağustos 2025
- AZERBAYCAN ÖZELİNDE GÜNEY KAFKASYA VE BAKÜ’NÜN BATIYA DÖNÜŞÜMÜ - 28 Temmuz 2025
- VENEZUELA’NIN ÇÖKÜŞÜ VE HATIRLATTIKLARI - 9 Temmuz 2025
- AB VE BİRLEŞİK KRALLIK İÇİN YENİLENEN İŞ BİRLİĞİ: PRAGMATİK BREXİT - 21 Mayıs 2025
- MERKEZİ YÖNETİMLERE BORÇLANMA SINIRLAMASI: BORÇ FRENİ - 11 Mayıs 2025