Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

ABD’NİN VE İSRAİL’İN MOTİVASYONLARI VE POLİTİK HEDEFLERİ

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat 2026 tarihinde başlattıkları saldırılarla oluşan bölgesel savaş ortamına yönelik kısa bir değerlendirme yaptıktan sonra önemli bir detaya; “politik hedef” konusuna değinmek istiyorum.

Öncelikle taraflar açısından bakacak olursak, ABD açısından küresel ölçekte birinci öncelikli hedefin Çin olduğunu biliyoruz. Venezüella’ya yönelik harekâtın en büyük nedeni de Çin’in petrol sağlayıcılarının kontrol altına alınmaya başlanması ve arka bahçe temizliğiydi. Çin’in diğer önemli petrol sağlayıcılarından biri de İran’dı. İran’da ABD’nin sözünden çıkmayan bir yönetimin olması Çin’e karşı ikinci adımı atmak olacaktı. İran ayrıca Çin’in “Kuşak-Yol Projesi”nin orta güzergâhı üzerinde önemli bir geçiş bölgesiydi. İran’ın petrol, doğal gaz, altın ve bazı değerli madenler açısından zengin coğrafyası ayrıca iştah yaratıyordu. ABD için İran konusu sadece bir zamanlama meselesiydi. Sonbahara kadar başarı hikayelerine devem etmek isteyen Trump Yönetimi için zamanın bir miktar öne çekilmesinde ABD Yönetimi üzerindeki İsrail lobisinin baskısı da ayrı bir motivasyon sağlamıştı. Diğer yandan Trump üzerindeki etkileri fotoğraflarla dünyaya ilan edilen “Evanjelistlerin” Mesih inancı ve özellikle Evanjelist Dispansiyonalizm akımından kaynaklı “İsrail’in desteklenmesi gerekliliği” yaklaşımının önemli etkisi de dikkate alınması gereken çok önemli bir husustur.

İsrail açısından baktığımızda, İran’ın mevcut yönetimiyle devlet olarak varlığının bile arzu edilmediğini söylemek abartılı olmayacaktır. İsrail için bölgedeki en büyük tehlike İran’ın nükleer yetenek kazanmasıdır. Daha önce yapılan saldırılarda İran’ın nükleer çalışmalarının ve kapasitesinin imha edilemediği sadece geciktirilebildiği görülmüştür. Bu nedenle İran’da yönetim mantığının değiştirilerek ABD’nin kontrolünde ve İsrail’e dost bir İran arzulanmaktadır. Bunun bir yolu rejimi değiştirmek diğer geçici yolu ise mümkün olduğunca batıya müzahir bir molla yapısı oluşturmaktır. Her ikisi de ABD desteği olmadan mümkün değildir. Hatta mümkünse İran karşıtı muharip cepheyi genişletmek gerekmektedir. Bu kapsamda Kıbrıs’ta İngiltere’ye ait Agrotur Üssü’ne düşen İHA ile Türkiye’ye yönelik gönderildiği ve Hatay bölgesinde düşürüldüğü iddia edilen füzenin kaynağının şüphe yaratması ve “sahte bayrak” saldırısı olabileceği iddiaları göz ardı edilmemelidir. İran’a yönelik kullanılabilecek iç unsurların teşvik ve yönlendirilmesi de ayrı bir önemdedir. Özellikle yıllardır desteklenen Kürt gruplardan medet umulduğu görülmektedir. İsrail açısından diğer bir konu Tevrat’tan kaynaklanan meşhur “Arzu Mevud-Vaadedilmiş Topraklar” inancıdır. Söz konusu inancın bir komplo teorisi olarak görülmesinin önemli bir hata olacağı, İsrail Yönetimi ve bazı ABD yöneticileri ve politik odaklar açısından hafife alınmaması gereken bir motivasyon olduğu her geçen gün daha fazla anlaşılmaktadır. “Büyük Orta Doğu ve Genişletilmiş Afrika” adıyla pazarlanan “Projenin” kapitalist sistemin menfaatleriyle birlikte aslında “Büyük İsrail”i yaratmak için kurgulandığı düşüncesi günden güne daha belirgin yaşanan gelişmelerle ortaya çıkmaktadır. Söz konusu topraklar arasında Türkiye ve Kıbrıs’ın da bulunduğu asla unutulmamalıdır. Siyasi tarih teolojik saplantılar adına yıkımlar yaratabilen politik sapkınlarla doludur.

Bu kısa özetin sonrasında “politik hedef” konusuna değinmek istiyorum. Devletlerarası ilişkilerde politik, askeri, diplomatik süreçleri bilen, kısaca devlet kültürü ve terbiyesi olan herkes haklı olarak soruyor. 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan saldırılarda ABD’nin ve İsrail’in İran’da ulaşmayı tasarladıkları politik hedefleri nedir? Belli midir? Gerçekçi midir?

Savaşların koşulları vardır. Barış ortamında uluslararası anlaşmalarla, hukukla ve diplomasiyle halledilemeyen sorunlar büyük menfaat kayıplarına neden oluyorsa ve yaşamı, bekayı doğrudan etkiliyorsa güç kullanımına başvurulur. Ebedi önderimizin ifade ettiği gibi “Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir.”

Savaşların askerlik bilimine uygun gerekçeleri, hukuki alt yapısı, hazırlığı, aşamaları, binlerce yıllık deneyime dayanan ve durumsallıkla güncellenmiş kuralları ve dinamiği vardır. Savaş sadece askeri hamlelerden ibaret değildir. Öncesi, devamı ve sonrasında politikayla temellendirilir ve desteklenir. Bu yüzden devlet terbiyesi, bilgisi, görgüsü ve deneyimi olan herkes bilir ki önce gerçekçi bir politik hedef saptanır. Devletin bütün birikimiyle belirlenmesi gereken bu “politik hedefe” uygun olarak askeri komuta yapısı tarafından askeri harekâtın “hedefi” oluşturulur ve harekât planlamaları yapılır. Planlama yaşayan planlar demektir. Askeri planlar barış koşullarından itibaren zaten mevcuttur, sadece revize edilir. Buna planlama denir. Askeri planlamada politik hedefin tahakkuku için mevcut politik durum, jeopolitik gelişmeler, askeri coğrafyanın (arazi ve hava) etkileri, mevcut kuvvetlerimizin durumu, düşman durumu, düşmanın imkân kabiliyetleri ve düşmanın muhtemel hareket tarzları ve en olası hareket tarzı ile tüm muharebe destek ve muharebe hizmet desteği yeteneği her seviyede detaylarıyla incelenir ve kararlar verilir. Kararlar emirlere dönüştürülür. Askeri planlama mükemmel idare edilmesi gereken bir süreçtir. Planlama ne kadar iyi olursa sürprizler o kadar az olur ama yine de belirsizlikler olabilir. Askeri harekât planı başarıyla uygulanabilirse diğer tüm milli güç unsurlarının da desteğiyle politik hedefe ulaşılabilir. Bu süreci özet ve en kısa şekilde anlatmaya çalıştım. Tamamen bilimsel olan bu planlamalar tüm dünya devletleri ve silahlı kuvvetleri için aynı aşamaları ve aynı metodolojiyi içerir.

Yukarıda izah ettiğim bilgilerin ışığında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik son saldırıların ve oluşan savaş ortamının ABD ve İsrail adına ayrı ayrı ve ortak gerçekleştirdikleri birleşik harekât için politik hedeflerini incelememiz ve anlamamız gerekmektedir.

İsrail açısından bakacak olursak politik hedefin “İran’ın nükleer güç sahibi bir devlet olma olasılığını ortadan kaldırmak” olarak belirlenip temellendirilmiş olabilir düşüncesi mantıklı bir beklenti olabilirdi. Askeri hedefin de İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırmak/en ağır hasarı verdirmek maksadıyla İran’ın hava savunma sistemini, hava kuvvetleri unsurlarını, nükleer tesislerini ve kritik ekonomik güç unsurlarını mümkün olan en ağır şekilde etki altına almak, mümkünse yok etmek olarak belirlenebilirdi. Ancak bizzat Netenyahu’nun ağzından “İran halkının sokağa davet edildiği ve amaçlarının rejimi değiştirmek olduğunu” duyduk. Bu söylem çok büyük bir planlama gerektiren devasa bir politik hedeftir. Bunun askeri hedefi de çok farklı olur. Rejimin asli koruyucusu olan tüm Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komuta kademesini, karargâhlarını, birliklerini ve altyapısını, şirketlerini ve tesislerini büyük oranda etkisiz hale getirmeniz gerekir. İran içinde büyük halk kırılmaları yaratmanız, ayrılıkçı unsurları çok önceden ayaklanmaya hazır hale getirmeniz, İran’ın doğal müttefiklerine (Rusya, Çin, …) karşı tedbir alabilmeniz ya da onlarla pazarlık yapmanız gerekir. Bütün bunlar İsrail’in tek başına yapabileceği şeyler asla değildir. Netenyahu’nun sözleri maksadın tahakkuk etmemesi durumunda tarihe geçecek büyük bir fiyaskodur. Kısaca ifade etmek gerekirse İsrail’in politik hedefi buysa kendi kapasitesini çok aşan gerçek dışı bir planlama içindedir. Olasıdır ki bu sözler ya politik hedefin ifadesi değildir ya da ABD’ye fazlaca bel bağlama sonucu söylenmiştir. Ancak sarf edilen her sözün uluslararası alanda ve iç politikada bir geri dönüşü olacaktır.

Politik hedef konusunu ABD açısından incelersek tam bir muammayla karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz. Bu durum devlet kültürü ve birikimiyle izah edilebilir bir örnek değildir, ABD devlet geleneğiyle de açıklanamaz haldedir.

Yapılan askeri harekâtın niteliğini izliyoruz. İran’ın Yönetim kademesi, devlet kurumları, nükleer tesisleri, kara, hava ve deniz unsurları ve özellikle DMO karargâh ve birlikleri hava harekâtları ve ateş destek sistemleri ile vuruluyor. En azından bu şekilde ifade ediliyor. Harekâtı yapan taraf bunları arzu ettiği takdirde ve algı yönetiminde etki yaratmak açısından günlük brifinglerle kamuoyuna duyurur. Bunu genellikle konuya hâkim ve gelebilecek soruları karşılama kapasitesi olan askerler yaparlar. Politik ve diplomatik konulara da sözcüler yanıt verir. Ancak gördüğümüz manzara çok farklı olmaktadır. Harekât brifinginde bile itidalli olarak basına verilebilecek bilgiler bizzat ABD Başkanı Trump tarafından her gün ayrı çelişkiyle ve adeta “sokak ağzıyla” açıklanmakta ve İran’ın neredeyse yok edildiği ifade edilmektedir. Ertesi gün yok edildiği iddia edilen İran Silahlı Kuvvetleri’nin füze sistemleriyle etkili karşı saldırılar yapabildiğini izliyoruz. Yapılan açıklamalarda, önce “İran’da rejim değişikliği arzulandığı” ifade edilirken sonrasında “İran’da demokrasi olmasının umurunda olmadığı, dini yönetimin olabileceği fakat kendileri ve İsrail’le ile iyi geçinmesinin şart olduğu” ifade edilerek hem kamuoyunun hem de eğer varsa planlama ekibinin kafası karıştırılmaktadır. Kısacası politik hedefin net olarak ortaya konamadığı bir süreci izliyoruz. Bu durum devam ederse ABD tarafında hassas ve doğru bir planlama yapılamadığını söylemek mümkün olacaktır.

Politik hedef askeri hedefe ve gelişmelere göre belirlenmez. Sadece oluşan uygun fırsatlarla revize edilir. Bir nevi “Başarıdan Faydalanma” gerçekleştirilir. Politik hedefin belirsiz olması ya da doğru belirlenmemesi, savaş sırasında yapılan çelişkili açıklamalar askerlerin planlama kapasitesini sekteye uğratır ve zayıf düşmelerine sebep olabilir. Son derece tehlikeli bir süreç başlar ve kayıplar artar. Kayıplar arttıkça ya noksanları tamamlamak için zaman kazanmak istersiniz, ya da geri çekilirsiniz. Bir başka olasılık ise en son kullanacağınız yeteneklerinizi kullanırsınız. Yaşanan tutarsız süreçte ABD açısından oluşabilecek nitelikli kayıpların ABD yönetimini bir nükleer çılgınlığa itmemesini umuyoruz.

Bugün dünyada büyük bir liderlik problemi olduğunu görüyoruz. Birçok ülkenin yönetim kademesinde nitelik açısından çok büyük bir zafiyet var. İnsana ait uygarlığın yukarı doğru sayılan 21’inci yüzyılında ve hatta öncesini de katarsak binlerce yıllık safahatında kat ettiği aşama ve geldiği yer bu olmamalıydı. Bu noktada, İspanya Başbakanı Pedro SÁNCHEZ’in doğru duruşunun ve söylem tutarlılığının kendi halkını çok aşan bir destek elde etmesi uygar düşünceye olan özlemin de önemli bir yansıması olmuştur. Küresel çıkar alanlarının ve devletlerarası sistemin küçük kız çocuklarının kullanıldığı maskeli vampir balolarıyla kurulan şantaj operasyonlarıyla şekillendirildiği dönemde Sánchez’in bozulmaması gereken bu asil duruşu uygar düşünceye hasret kalmış toplumlararası yakınlaşmayı ve kaynaşmayı da desteklemiştir. Dünyanın buna çok ihtiyacı vardı.

Kötü emellere alet edilen o masum çocuklarla bombalanan okullarında yitip giden çocukların bir saç teline, bir çığlığına karşı vicdansız sorumlulara çok büyük faturalar kesilmelidir. Öte yandan uygar dünya arsız ve temelsiz tüm saldırılara da, en temel haklarına sahip olmak isteyen kadınlara ve tüm insanlara yönelik siyasal dinci saldırılara ve baskılara da ortak ve çok güçlü tepki verebilmelidir. Bütün bu yaşanan rezillikler hiçbir jeopolitik mücadele zorunluluklarıyla açıklanamaz. Türü ne olursa olsun savaşların da belli bir hukuku ve kendi içinde ahlâkı vardır. Bu dünya belli birkaç devletin ya da teolojik saplantılı Orta Doğu kabilelerinin oyun sahası olmamalıdır.