Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

21. YÜZYILDA YENİ HİDRO-JEOPOLİTİK GELİŞMELER

Hidropolitika, uzun zamandır yeterince dile getirilmeyen ancak uluslararası düzenin şekillenmesinde önemi artan belirleyici bir güç olmuştur. Analistler jeopolitik değerlendirmelerde genellikle boru hatlarına, nadir toprak elementlerine veya tahıl koridorlarına vurgu yaparken, bölgelerin iş birliğine mi yoksa çatışmaya mı yöneleceğini giderek daha fazla belirleyen en temel kaynak su olacaktır.

İklim değişikliği ve küresel gıda ticaretiyle bağlantılı olarak “su-tarım jeopolitiği” güçlenmeye başlamıştır. 21. Yüzyılın başında itibaren hızlanan yeni enerji, gıda ve su jeopolitiği, hidropolitiği artık jeopolitiğin ihmal edilmiş parçası değil bizzat jeopolitiğin kendisi durumuna getirmiştir. 21. Yüzyılın başından itibaren oluşan yeni hidropolitik düzen arayışları hem bölgenin jeopolitiğini etkilemiş hem de ondan etkilenmiştir. 21. Yüzyılın hidrojeopolitiğini sessizce veya sıcak çatışmalarla etkileyen gelişmeler arasında Afrika ve Asya’daki yeni oluşumlar öne çıkmıştır.

Afrika

Bu kapsamda Afrika’da Nil Nehrinin hidropolitiğini değiştiren Büyük Etiyopya Rönesans Barajı inşaatı Mısır’ın tüm tehditkâr açıklamalarına ragmen tamamlanmıştır. Ayrıca 1997 UN Watercourses Convention (Convention on the Law of the Non-Navigational Uses of International Watercourses – Uluslararası Suyollarının Ulaşım Dışı Kullanımlarına İlişkin Sözleşme) uzun yıllardır imzacı ülkelerin meclislerinde onaylanmayı beklemekteydi. Bu anlaşma 21. Yüzyılın başında 14 Afrika ülkesi tarafından ulusal meclislerinde onaylanıp 35 ülke şartı sağlanarak 2014 yılında uluslararası hukuki bağlayıcılık kazanmıştır. Bu ülkeler Namibya – 2001, Libya – 2005, Burkina Faso – 2007, Mali – 2009, Nijerya – 2010, Benin – 2011, Senegal – 2012, Fildişi Sahili – 2012, Çad – 2013, Mısır – 2013, Tunus – 2013, Nijer – 2014, Gine-Bissau – 2015, Fas – 2019 olarak sayılabilir. Afrika ülkeleri uzun zamandır onaylanmayı bekleyen 1997 BM sözleşmesinin uluslararası geçerlilik kazanmasında önemli bir rol oynamıştır. Afrika’da 63 adet sınır aşan nehir havzası bulunmakta ve nüfusun yaklaşık %60’ı bu havzalarda yaşamaktadır. Bu havzalar, su–enerji–gıda–güvenlik ilişkisini en yoğun yaşayan bölgelerdir. Bu şartlar altında 1997 BM sözleşmesinin suyun hakkaniyetli, makul kullanımı ve önemli zarar vermeme yükümlülüğü getiren ilkeleri bazı Afrika ülkeleri için hidropolitik meşruiyet aracı işlevi görmüştür

Bu süreçte 2011 yılında başlayan Büyük Etiyopya Rönesans Barajında 2023 yılından itibaren su tutulmaya başlanmıştır. Baraj tamamlanmış ancak Sudan ve Mısır için akım rejimi, kuraklık yönetimi ve veri paylaşımı gibi hususlar kritik tartışma konusu olmaya devam etmektedir. ABD Başkanının bu suyun hakça kullanılmasını takip edeceğine dair açıklamaları ise ABD’nin yeni hidrojeopolitik gelişmelere kayıtsız kalmayacağı anlamına gelmektedir.

Büyük Etiyopya Rönesans Barajı, Nil Havzası’ndaki güç dengelerini hukuki, teknik ve jeopolitik eksenlerde kökten dönüştürmüştür. Mısır’ın Nil üzerindeki tarihsel hakları söylemi ortadan kalkmış ve “hidro-hegemonya” dengesi adeta tersine dönmüştür.

Müzakerelerde tehdit temelli diplomasi sonuç vermemiş, uluslararası sistemin planı uygulanarak Nil havzasında memba ülkeleri enerji güvenliği kazanmıştır. Aşağı havza ülkeleri olan Sudan ve Mısır’ın su arz güvenliği ise Rönesans Barajının işletmesine bağlı hale gelmiştir. Bu da Nil’i artık sadece su meselesi değil, enerji-su-güvenlik bağlantılı bir kritik konu haline getirmiştir.

Bu yeni hidropolitik denklemin sigortası, Nil nehri potansiyelinin yaklaşık %30’unu Güney Sudan’dan taşıyan Beyaz Nil kolu olacaktır. Rönesans Barajının işletme programında Etiyopya tarafından bu koldaki akımın da dikkate alınması talep edilecek ancak bu talep kolay kabul görmeyecektir. Rönesans barajı Nil’in Hidro-jeopolitiğini başka bir aşamaya taşımıştır.

Orta Asya

Asya’da yakın geçmişte İndüs nehri havzasının hidro-jeopolitiğini etkileyen bir gelişme yaşanmıştır. Hindistan–Pakistan arasında 1960 yılında imzalanan ve bugüne değin örnek bir anlaşma olarak gösterilen “İndüs Suları Anlaşması” hukuki–teknik–jeopolitik nedenlerle kilitlenmiştir. Bu kilitlenmede Keşmir’in statüsü anlaşmazlığının suyu güvenlikleştirmesi görünürdeki neden olmuştur.  İndüs suları anlaşmanın iklim değişikliği etkilerini içermemesi, Hindistan’ın anlaşmadaki sınırlı kullanım haklarını genişleterek daha fazla su çevirmesi ve anlaşmanın garantörü Dünya Bankası’nın arabuluculuk kapasitesini yitirmesi gibi faktörler bu kilitlenmede asıl etkenler olmuştur. Hindistan’ın anlaşmayı askıya almasının temelinde iklim değişikliğinin uzun dönemde İndüs nehrinin su miktarında azalmaya neden olacağı ve Hindistan’ın da bu suya olan ihtiyacının giderek artmakta oluşu yer almaktadır. Bu nedenle mevcut anlaşmanın revize edilmesi gerekecektir. Bu yeni durum bölgede yeni bir hidrojeopolitiğin oluşmakta olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Orta Asya’da Aral Gölü havzasındaki Amu Darya Nehrinin hidropolitiği havzanın en sessiz ve dışlanmış aktörü olan Afganistan’ın başlattığı proje nedeniyle değişmektedir. Tacikistan’dan doğup Afganistan, Özbekistan ve Türkmenistan’dan geçen Amu Derya sularının yaklaşık %25-30’u Afganistan’dan kaynaklanmaktadır. SSCB döneminde su ve enerji merkezi planlamasına dahil edilmemiş olan Afganistan’ın bu pozisyonu jeopolitik sorunlar nedeniyle devam etmiştir. 2022 yılında Taliban yönetimi ülkenin kuzeyinde Amu Darya’dan büyük ölçekli su transferini amaçlayan 280 km uzunluğunda 100 m genişliğinde Kuş Tepe sulama kanalı inşasına başlamıştır. Afganistan’ın bu kanal ile nihai olarak 600 000 ha lık bir alanı sulamayı planladığı açıklanmıştır. Bu alan için Amu Darya’dan çevireceği belirtilen 10 milyar m3 civarındaki su miktarı özellikle kurak dönemlerde Özbekistan ve Türkmenistan’daki tarımsal üretimi zora sokacaktır. Bu ülkelerde kurak yıllarda su açığı büyüyecek ve bunun ekonomik ve ekolojik maliyeti yüksek olacaktır. Birçok ülke tarafından siyasi olarak tanınmayan ve uluslararası anlaşmalara uzak olan Afganistan’ın yarattığı bu fiili durum bölgenin hidrojeopolitiğini tamamen değiştirecektir. Bundan Aral Gölü havzasının hidropolitiği ve güvenlik mimarisi de olumsuz etkilenecektir. Amu Darya sularının yaklaşık üçte biri Afganistan’dan doğmaktadır. Kuş Tepe Kanalı bu hidrolojik gerçeği ilk kez jeopolitik güce dönüştürmektedir.

Orta Doğu

21. yüzyılda Orta Doğu’da jeopolitik önemi hızla artan Fırat ve Dicle havzasında su kaynakları üzerindeki iklim değişikliği ve siyasi belirsizlik baskısı da artmıştır.

Irak ve Suriye’deki siyasi istikrarsızlık ve iç savaş havzada uzun dönem su işbirliğini de engellemiştir. Bu konuda yeni bir hidropolitik yaklaşımla işbirliği arayışları, Türkiye ve Irak arasında 2024 yılında imzalanan su çerçeve anlaşması ile başlamış görünmektedir.

Aşağı havza ülkelerinde uzun süren siyasi istikrarsızlık ve Türkiye’nin GAP taki ilerlemesi Dicle–Fırat’ta yeni bir hidro-jeopolitik sonuç yaratmıştır. Bu da suyu bir “paylaşım konusu” olmaktan çıkarıp, iklim değişikliğini ve bölgesel kalkınmayı dikkate alan “birlikte yönetilmesi gereken bir sistem”e dönüştürmüştür. Bu sistemin Suriye ayağı bu ülkedeki istikrarın tam oluşmamış olması nedeniyle halen eksiktir.  

Yeni Hidrojeopolitik düzen

21. Yüzyılın başından bu yana dünyada enerji, su ve gıda jeopolitiğinde hızlı değişimler yaşanmaktadır. Bu değişimler iklim değişikliğiyle bağlantılı olup dünyanın belirli bölgelerinde dengeleri etkilemektedir. İklim değişikliği etkileri arttıkça gıda-su-enerji krizleri birbirini tetikleyerek bazı bölgelerde güvenlik anlayışının yeniden şekillenmesine ve yeni bir düzenin oluşmasına neden olacaktır. Dünyada “yeni hidrojeopolitik düzen” en çok, su arzı daralırken talebin arttığı, sınır aşan havzaların bulunduğu ve suyun kontrol edildiği bölgelerde oluşmaktadır. Sınır aşan su havzalarında (transboundary water basins) yaşayan dünya nüfusu, 21. yüzyıl hidrojeopolitiğinin en kritik yapısal göstergelerinden biridir. Dünyada nüfusun %40’ı sınır aşan nehir ve akifer havzalarında yaşamaktadır. Bu oran Asya’da %45 iken Afrika’da %60’a çıkmaktadır. Bu havzaların yaklaşık üçte ikisinde anlaşma bulunmakta ancak sadece üçte birindeki anlaşmalar uygulanmaktadır. Uygulanan anlaşmaların çoğu küresel kuzeyde gelişmiş Avrupa ve Amerika’daki ülkeler arasında yapılan anlaşmalardır.

Dünya nüfusunun %40’ının büyük bölümü sorunlu sınır aşan su havzalarında yaşaması, iklim değişikliği ve diğer jeopolitik baskılar suyu 21. yüzyılın en geniş kapsamlı jeopolitik risk alanlarından biri yapmaktadır.

Ortak havza yönetim komisyonu, düzenli veri paylaşımı, baraj işletme koordinasyonu ve uyuşmazlık çözüm mekanizması bulunmayan havzalarda artacak olan sorunlar yeni bir hidrojeopolitik düzeni zorunlu kılacaktır. Bu potansiyel gerilim noktalarını işbirliği alanına dönüştürmek için soğuk savaş döneminin katı hidro-diplomasi anlayışından hızla uzaklaşılması gerekmektedir. Bunun yerine esnek, kazan kazan stratejisini, fayda paylaşımını benimseyen, ortak projeleri önceleyen yenilikçi bir hidro-diplomasinin zorunlu olduğu görülmektedir.

Bu yeni hidropolitik yaklaşımda suyun güvenlikleştirememesi, yeni koşullara göre esnek -uyarlanabilir anlaşmalar, suyun faydalarının paylaşımı, veri paylaşımı, etkin havza kurumları oluşturulması gibi temel konularda görüş birliği sağlanması ve işbirliğine gidilmesi gereklidir.

Dursun YILDIZ

Direktör

Su Politikaları Derneği