…
“TERÖRSÜZ TÜRKİYE” SÖYLEMİNDEN JEOPOLİTİK GERÇEKLİĞE: ÇATIŞMA ÇÖZÜMÜ LİTERATÜRÜ IŞIĞINDA ÜNİTER DEVLET VE MİLLÎ BEKA ANALİZİ
Özet
Bu makale, son dönemde yeniden kamuoyunun gündemine taşınan “Terörsüz Türkiye” söylemini; Türkiye’nin jeopolitik konumu, asimetrik tehdit ortamı, çatışma çözümü literatürü, üniter devlet ilkesi ve millî beka perspektifi çerçevesinde analiz etmektedir. Çalışmanın temel varsayımı, terörle mücadelenin yalnızca teknik bir güvenlik meselesi olmadığı; devletin egemenliği, kurumsal hafızası, toplumsal meşruiyeti ve millet vicdanıyla doğrudan ilişkili stratejik bir mesele olduğudur. Bu bağlamda PKK/YPG yapılanması, yalnızca iç güvenlik sorunu olarak değil; bölgesel vekâlet ilişkileri, dış propaganda ağları, diaspora destek mekanizmaları ve Türkiye karşıtı uluslararası söylem kümeleri içinde değerlendirilmelidir. Makalede ayrıca Irish Republican Army (IRA) ve Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia (FARC) gibi örneklerin Türkiye’ye doğrudan uygulanmasının doğurabileceği egemenlik riskleri tartışılmakta; terör örgütü ile vatandaşlarımız arasındaki ayrımın korunması, şehit aileleri ve gazilerin toplumsal meşruiyet içindeki yeri ve üniter devlet yapısının stratejik önemi vurgulanmaktadır.
Giriş: Kavramsal Çerçeve ve Asimetrik Tehdit Paradoksu
Yirmi birinci yüzyılın güvenlik ortamı, klasik harp teorilerinin ve konvansiyonel/geleneksel devletler arası tehdit algılarının ötesinde şekillenmektedir. Devletler artık yalnızca sınırlarından içeri giren düzenli ordularla değil; terör örgütleri, vekil aktörler, hibrit tehditler, psikolojik harekât araçları, uluslararası propaganda ağları, finansal yapılanmalar ve diplomatik baskı mekanizmalarıyla da mücadele etmek zorundadır. Bu bağlamda asimetrik tehdit, düzenli ordu gücüne dayanmayan; terör örgütleri, milis yapılar, vekil aktörler, siber araçlar, propaganda mekanizmaları ve ekonomik/diplomatik baskı unsurları üzerinden yürütülen çok katmanlı tehdit biçimini ifade eder. Bu yeni güvenlik mimarisinde terörizm, sadece silahlı şiddet üretme kapasitesiyle değil, devletlerin meşruiyet alanlarını aşındırma ve toplumların iç bütünlüğünü zayıflatma işleviyle de dikkat çekmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti, jeopolitik konumu, tarihî mirası, etnik ve mezhepsel fay hatlarının istismar edilmeye açık yapısı ve çevresindeki kırılgan devlet düzenleri nedeniyle uzun süredir asimetrik tehditlerin hedefindedir. Bu kapsamda PKK terörü, yalnızca dağ kadrolarıyla sınırlı bir güvenlik sorunu olarak görülemez. Örgüt; ideolojik yapılanması, siyasi uzantıları, uluslararası lobi ağları, diaspora bağlantıları, dış destek kanalları ve Suriye-Irak hattındaki jeopolitik kullanışlılığıyla çok katmanlı bir tehdit mimarisinin parçası hâline gelmiştir (Criss, 1995; Lõhmus, 2016).
Son dönemde yeniden dolaşıma sokulan “Terörsüz Türkiye” söylemi, ilk bakışta herkesin destekleyebileceği olumlu bir hedef gibi görünmektedir. Elbette terörsüz bir Türkiye, bu ülkenin her ferdinin ortak arzusudur. Ancak millî güvenlik meselelerinde kavramların cazibesine kapılmak yerine, bu kavramların hangi yöntemle, hangi muhataplarla, hangi sınırlar içinde, hangi stratejik amaç ve kurumsal karar mantığıyla hayata geçirilmek istendiği sorgulanmalıdır. Zira terörle mücadelede kavramların iyi niyetli görünmesi, her zaman stratejik olarak doğru sonuçlar doğuracağı anlamına gelmez.
Bu nedenle sorulması gereken temel soru şudur: Terör örgütünün silahlı varlığı tasfiye mi edilecektir, yoksa örgütün siyasi hedefleri yeni kavramlar üzerinden devletin karşısına müzakere konusu olarak mı çıkarılacaktır? Birinci seçenek millî güvenlik perspektifinin gereğidir. İkinci seçenek ise, sahada elde edilen kazanımların masada kavramsal belirsizlikler ve anayasal tartışmalar üzerinden aşındırılması riskini doğurur.
Devlet, terörle mücadelede hukuk devleti sınırları içinde kararlı olmak zorundadır. Silah bırakan, teslim olan, pişmanlık gösteren veya hukuk düzeni içinde topluma yeniden kazandırılabilecek bireyler için mevzuat çerçevesinde değerlendirme yapılabilir. Ancak bir terör örgütünün cebir ve şiddet yoluyla elde etmeye çalıştığı siyasi hedefleri devletin egemenlik alanına yönelmiş bir pazarlık konusu hâline getirmek, yalnızca bugünün güvenlik sorununu derinleştirmekle kalmaz; geleceğin devlet mimarisini de tehlikeye atar.
- Vekâlet Savaşları Kıskacında Jeopolitik Kuşatma ve Bölücülüğün Anatomisi
Vekâlet savaşları, büyük ve bölgesel güçlerin doğrudan karşı karşıya gelmeden, yerel aktörler ve silahlı yapılar üzerinden nüfuz mücadelesi yürüttüğü karmaşık güvenlik ortamlarını ifade eder. Bu modelde terör örgütleri, milis yapılar veya etnik temelli silahlı hareketler, çoğu zaman yalnızca kendi iç dinamikleriyle değil, daha geniş jeopolitik hesapların parçası olarak hareket ederler. Bu nedenle bölücülük, sadece iç sosyolojik gerilimlerin sonucu olarak değil, dış güç rekabetinin kullanışlı bir aracı olarak da okunmalıdır (Aras, 2017; Lõhmus, 2016).
PKK’nın ortaya çıkışı ve zaman içinde geçirdiği dönüşüm bu çerçevede değerlendirilmelidir. Örgüt, kendisini kimi zaman etnik hak arayışının temsilcisi olarak takdim etmeye çalışsa da, fiilî varlığı itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını, toprak bütünlüğünü ve millî birliğini hedef alan bölücü bir terör örgütüdür. Meseleyi yalnızca 1984 yılında başlayan silahlı eylemlerle sınırlamak da eksik olur. Örgütün tarihsel gelişimi; Soğuk Savaş sonrası bölgesel dengeler, ASALA sonrası oluşan Türkiye karşıtı ağlar, Avrupa’daki propaganda alanları, diaspora bağlantıları ve Suriye-Irak hattındaki güvenlik boşluklarıyla birlikte ele alınmalıdır (Criss, 1995; Çanakçı, 2022).
Bugün PKK/YPG yapılanması, özellikle Suriye’nin kuzeyinde klasik bir terör örgütü hüviyetinin ötesine taşınmaya çalışılmaktadır. Askerî eğitim, lojistik destek, siyasi himaye, dış propaganda ve diplomatik temas ağlarıyla desteklenen bu yapı, Türkiye’nin güney sınırları boyunca uzun vadeli bir güvenlik baskısı üretme potansiyeline sahiptir. Nitekim güvenlikleştirme literatüründe de Kürt meselesinin Türkiye’nin yalnızca iç siyasetini değil; Suriye ve Irak merkezli dış politika tercihlerini, sınır ötesi güvenlik algısını ve bölgesel askerî pozisyonunu etkilediği değerlendirilmektedir (Lõhmus, 2016).
Ayrıca PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki varlığı, 2003-2008 döneminde Türkiye-Irak ilişkilerini doğrudan etkileyen; diplomatik temasları, güvenlik iş birliğini ve sınır ötesi tedbirleri şekillendiren temel başlıklardan biri olmuştur. Bu durum, PKK meselesinin yalnızca iç güvenlik değil, bölgesel güvenlik ve dış politika boyutları olan bir sorun olduğunu göstermektedir (Olano Venegas, 2010).
Bu nedenle PKK/YPG, yalnızca dağ kadrolarından ibaret bir örgüt değil, bölgesel güç mücadelesi içinde kullanılan bir vekil aktör olarak analiz edilmelidir.
Bu tarihsel ve jeopolitik arka plan değerlendirilirken, PKK’nın yalnızca kendi iç ideolojik evrimiyle açıklanamayacak temas ve örtüşme alanlarına da dikkat çekmek gerekir. Özellikle Türkiye karşıtı tarihsel örgütlenmeler, diaspora çevreleri ve bölgesel güç mücadeleleri bağlamında PKK’nın dönemsel olarak farklı yapılarla aynı hedef düzleminde buluştuğuna dair açık kaynaklarda çeşitli iddialar ve göstergeler bulunmaktadır. Bu kapsamda Taşnak, Hınçak ve ASALA gibi Ermeni milliyetçi örgütleriyle PKK arasında doğrudan, sürekli ve hiyerarşik bir bağ bulunduğu iddiası ihtiyatla ele alınmalıdır; ancak ortak Türkiye karşıtlığı, propaganda alanlarının kesişmesi, diaspora ağlarının dönemsel etkileşimi ve ASALA sonrası dönemde Türkiye’ye yönelen bazı radikal çevrelerin PKK çizgisiyle temas arayışları, güvenlik analizlerinde göz ardı edilmemesi gereken bir durumdur (Çanakçı, 2022; Gunter, 1985).
Burada dikkat edilmesi gereken temel husus, herhangi bir etnik topluluğu veya Ermeni vatandaşlarımızı kolektif bir suçlamanın konusu hâline getirmemektir. Analiz edilmesi gereken alan, Ermeni kimliği değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini ve üniter yapısını hedef alan örgütsel, ideolojik ve siyasi ağlardır. Bu ayrım korunmadığı takdirde güvenlik analizi, sağlıklı bir stratejik zeminden uzaklaşarak etnik genellemelerin sakıncalı alanına sürüklenebilir. Oysa değerlendirilmesi gereken husus; PKK’nın, farklı dönemlerde Türkiye karşıtı uluslararası çevrelerle kurduğu temaslar, propaganda ortaklıkları, diaspora kanalları ve bölgesel jeopolitik hesaplarla kesişen yönelimlerdir.
Bu çerçevede PKK’nın ASALA sonrası dönemde Türkiye karşıtı bazı ağlarla aynı propaganda havzasında görünür hâle gelmesi, örgütün yalnızca yerel bir sosyolojik hareket olarak okunamayacağını bir kez daha göstermektedir. PKK’nın Avrupa başkentlerinde yürüttüğü faaliyetler, sözde temsilcilikler, lobi girişimleri, diaspora çevreleriyle temasları ve Türkiye’nin tarihsel meseleleri üzerinden uluslararası baskı üretmeye çalışan çevrelerle dönemsel söylem yakınlıkları, örgütün çok katmanlı dış bağlantı kapasitesini anlamak bakımından önemlidir. Dolayısıyla PKK meselesi yalnızca etnik kimlik veya bölgesel geri kalmışlık başlıklarına indirgenemez; örgütün tarihsel, diplomatik, ideolojik ve jeopolitik ağları birlikte değerlendirilmelidir (Criss, 1995; Çanakçı, 2022; Gunter, 1985).
Bu noktada en önemli ayrım, terör örgütü ile vatandaşlarımız arasındaki çizginin net biçimde korunmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt kökenli vatandaşları, bu devletin asli ve eşit unsurlarıdır. PKK’nın en büyük istismarı, işte bu gerçeği çarpıtmasıdır. Örgüt, temsil ettiğini iddia ettiği insanlara huzur, refah, özgürlük ve güvenlik getirmemiş; aksine bölge halkını şiddetin, korkunun, baskının ve geri kalmışlığın içine hapsetmiştir. Bu nedenle vatandaşın meşru sorunlarını çözmek ayrı bir değerlendirme alanıdır; terör örgütünün siyasi dayatmalarını muhatap almak ise bambaşka bir güvenlik ve egemenlik problemidir.
Nitekim kültürel anlatılar ve karşılıklı insancıllaştırma üzerine yapılan çalışmalar, toplumsal temas ve uzlaşma süreçlerinde kimliklerin terör örgütlerinin temsil iddiasına indirgenmemesi gerektiğini göstermektedir (Bocheńska, 2018).
- Çatışma Çözümü Literatürü ve Egemenlik Riskleri: IRA ve FARC Örnekleri Üzerinden Yapısal Analiz
Uluslararası çatışma çözümü literatürü, silahlı çatışmaların sona erdirilmesi, örgütlerin silahsızlandırılması, toplumsal barışın inşası ve taraflar arasında güven artırıcı mekanizmaların oluşturulması konusunda geniş bir kuramsal çerçeve sunmaktadır. Irish Republican Army (IRA), Euskadi Ta Askatasuna (ETA) ve Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia (FARC) gibi örnekler bu literatürde sıkça incelenmektedir. Ancak her çatışma kendi tarihsel, coğrafi, siyasi, hukuki ve jeopolitik şartları içinde değerlendirilmelidir (Aras, 2017). Bir ülkedeki modelin başka bir ülkeye doğrudan ve mekanik biçimde uygulanması çoğu zaman ciddi stratejik yanılgılara yol açabilir.
IRA örneği, Birleşik Krallık, İrlanda Cumhuriyeti, Kuzey İrlanda toplumu, mezhep temelli ayrışmalar ve Anglo-İrlanda ilişkileri bağlamında şekillenmiş özgün bir süreçtir. FARC örneği ise Kolombiya’nın toprak rejimi, kırsal eşitsizlikleri, uyuşturucu ekonomisi, paramiliter yapıları ve Latin Amerika’daki iç çatışma dinamikleriyle ilgilidir. Türkiye’nin PKK/YPG meselesi ise hem iç güvenlik hem sınır ötesi terör hem de Suriye-Irak hattındaki vekâlet savaşlarıyla doğrudan bağlantılıdır (Beştaş, 2017; Köse, 2017).
Nitekim Kuzey İrlanda ile Türkiye’deki 2013-2015 sürecini karşılaştıran çalışmalar, sivil toplum aktörlerinin Kuzey İrlanda’da barış inşası ve toplumsal güven üretiminde daha etkin rol alabildiğini; Türkiye örneğinde ise bu etkinin sınırlı kaldığını göstermektedir. Bu durum, çatışma çözümü modellerinin tarihsel, kurumsal ve güvenlik bağlamlarından koparılarak ithal edilemeyeceğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla IRA veya FARC örnekleri Türkiye için ancak sınırlı ve dikkatli çıkarımlar sunabilir; doğrudan reçete olarak kullanılamaz (Beştaş, 2017).
Türkiye’nin 2013-2015 dönemindeki çözüm süreci tecrübesi, çatışma çözümü modellerinin yalnızca müzakere iradesiyle başarıya ulaşamayacağını göstermiştir. Sürecin başarısızlığında artan siyasi talepler, seçim dönemlerinin oluşturduğu baskı, kurumsallaşma eksikliği, güvenlik ikilemi, Habur benzeri kırılma anları, Suriye iç savaşı, IŞİD tehdidi, Kobani olayları ve silahlı yapının tasfiyesi konusundaki belirsizlikler belirleyici rol oynamıştır. Bu tecrübe, “Terörsüz Türkiye” benzeri söylemlerin ancak açık ilkeler, net muhataplık sınırları, silahsızlandırma iradesi, egemenlik hassasiyeti ve güçlü kurumsal çerçeveyle anlamlı olabileceğini ortaya koymaktadır (Köse, 2017).
2009-2015 dönemindeki açılım süreçlerine ilişkin siyasi parti söylemlerini karşılaştıran çalışmalar, iktidarın süreci demokratikleşme ve özgür siyasal düzen inşası bağlamında anlamlandırdığını; buna karşılık muhalefet partilerinin önemli bir bölümünün süreci ulus devletin tasfiyesi ve üniter yapının zayıflatılması riski üzerinden değerlendirdiğini göstermektedir. Bu tablo, “Terörsüz Türkiye” benzeri söylemlerin yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda anayasal düzen, ulusal kimlik ve devletin sürekliliği bağlamında da tartışıldığını ortaya koymaktadır (Parlak & Öztürk, 2015).
Türkiye bakımından çatışma çözümü modelleri değerlendirilirken, PKK’nın yalnızca iç dinamiklerle şekillenen bir örgüt olmadığı da dikkate alınmalıdır. Örgüt, tarihsel olarak Türkiye karşıtı farklı diaspora çevreleri, bölgesel vekâlet ilişkileri ve ideolojik yakınlaşma alanlarıyla etkileşim içinde bulunmuştur. Böyle bir örgütün silahsızlandırılması veya tasfiyesi meselesi, yalnızca örgüt mensuplarının dağdan indirilmesiyle çözülecek kadar basit bir sorun değildir. Aynı zamanda propaganda, finansman, dış destek, diaspora diplomasisi ve siyasi meşruiyet üretim kanallarının da etkisizleştirilmesini gerektirir (Criss, 1995; Lõhmus, 2016).
Çatışma çözümü süreçlerinde en kritik mesele, devletin egemenlik alanının korunmasıdır. Meşru devlet otoritesi, şiddeti siyasal araç olarak kullanan yapılar karşısında kendi hukuk düzenini, anayasal bütünlüğünü ve güç kullanma tekelini muhafaza etmekle yükümlüdür. Silah bırakma, teslim olma, pişmanlık, rehabilitasyon ve topluma kazandırma gibi başlıklar hukuk devleti içinde tartışılabilir. Ancak üniter yapıyı, anayasal vatandaşlık tanımını, idari bütünlüğü veya devletin kurucu ilkelerini müzakere konusu hâline getiren yaklaşımlar, terörle mücadele alanını aşarak egemenlik krizine dönüşebilir (Uslu & Angun, 2020).
Zira Türk anayasa hukukunda siyasi parti özgürlüğü, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesiyle birlikte değerlendirilmekte; Anayasa Mahkemesi kararlarında, bir siyasi partinin bu ilkeye aykırı fiillerin odağı hâline gelip gelmediği, eylemlerin sürekliliği, yoğunluğu ve parti organlarınca benimsenip benimsenmediği gibi ölçütlerle incelenmektedir (Uslu & Angun, 2020).
Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” hedefinin içeriği hayati önemdedir. Eğer bu hedef, terör örgütünün tasfiyesi, silahlı unsurların teslim alınması, örgütün finansal ve lojistik ağlarının dağıtılması, dış destek hatlarının kesilmesi ve vatandaşlarımızın devletle bağının daha da güçlendirilmesi anlamına geliyorsa, elbette millî çıkarları ve toplumsal barışı gözeten meşru bir hedeftir. Fakat bu söylem, örgütün siyasi uzantıları üzerinden Türkiye’nin üniter yapısını tartışmaya açan, anayasal düzeni baskı altına alan veya örgüte dolaylı meşruiyet sağlayan bir sürece dönüşürse, burada ciddi bir beka sorunu ortaya çıkar.
- Üniter Devlet İlkesi, Sosyal Adalet ve Bölücülüğün İnsani Maliyeti
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş felsefesi itibarıyla etnik, mezhepsel veya bölgesel ayrımlara göre örgütlenmiş bir devlet değildir. Üniter devlet yapısı, bütün vatandaşların ortak hukuk, ortak vatan ve ortak siyasal aidiyet temelinde bir arada yaşamasını esas alır. Bu ilke, yalnızca idari bir tercih değil; Türkiye gibi jeopolitik baskılara açık, tarihsel kırılma hatları istismar edilmeye müsait bir ülkede millî bekanın ana dayanaklarından biridir.
Bununla birlikte üniter devlet ilkesi, sosyal adaletle desteklenmediği takdirde tek başına yeterli değildir. Devletin bütün vatandaşlarına eşit hizmet götürmesi, bölgesel kalkınmayı güçlendirmesi, eğitimden sağlığa, ulaşımdan istihdama kadar kamu hizmetlerini etkin biçimde sunması, terör örgütlerinin istismar alanını daraltır. Bu noktada güvenlik ve sosyal adalet birbirinin karşıtı değil, tamamlayıcısıdır. Güvenlik olmadan özgürlük korunamaz; adalet olmadan güvenlik kalıcı meşruiyet üretemez (Arı, 2015).
PKK’nın temel çelişkisi de burada ortaya çıkmaktadır. Örgüt, bölgede feodal baskılarla, ekonomik geri kalmışlıkla, eğitim yetersizliğiyle, kız çocuklarının sorunlarıyla, gençlerin işsizlikle boğuşmasıyla gerçek anlamda mücadele etmemiştir. Aksine bu sorunları kendi varlığı için propaganda malzemesine dönüştürmüştür. Temsil ettiğini iddia ettiği halkın çocuklarını dağlara, mağaralara, silahlı kadrolara sürükleyen; buna karşılık özgürlük, demokrasi ve insan hakları söylemiyle meşruiyet arayan bir yapının ahlaki çelişkisi açıktır.
Terör örgütleri, en çok temsil ettiğini iddia ettikleri kitleleri baskı, korku, şiddet ve geri kalmışlık içinde bırakarak onlara zarar verirler. PKK’nın hedef aldığı insanlar yalnızca güvenlik güçleri değildir. Öğretmenler, doktorlar, mühendisler, işçiler, köy korucuları, kadınlar, çocuklar, bebekler ve bölge halkının kendisi de bu şiddetin hedefi olmuştur. Bu nedenle PKK’yı yalnızca devlete karşı silahlı mücadele yürüten bir yapı olarak değil, aynı zamanda toplumun kendi iç dokusuna yönelmiş bir yıkım mekanizması olarak görmek gerekir (Criss, 1995).
Bu çerçevede devletin görevi iki yönlüdür: Vatandaşın meşru sorunlarını çözmek ve terör örgütünü tasfiye etmek. Bu iki alan birbirine karıştırıldığında, ya vatandaş terör örgütünün gölgesinde değerlendirilmiş olur ya da terör örgütü vatandaşın meşru talepleri üzerinden meşruiyet devşirmeye başlar. Doğru olan, vatandaşla kucaklaşmak; terör örgütünü ise hukuk devleti sınırları içinde etkisizleştirmektir.
- Meşruiyetin Sınırları: Toplumsal Vicdan, Şehit Yakınları ve Gazilerin Hukuku
Terörle mücadele politikaları yalnızca güvenlik bürokrasisinin teknik değerlendirmelerine veya siyasi iktidarların dönemsel tercihlerine indirgenemez. Bu mücadelenin en ağır bedelini ödemiş olan şehit aileleri, gaziler ve terör mağdurları, millet vicdanının en hassas temsilcileridir. Devletin meşruiyeti, yalnızca hukuk metinlerinde değil, aynı zamanda toplumun adalet duygusunda ve tarihsel hafızasında da sınanır.
Evladını, eşini, babasını, kardeşini vatanın birliği uğruna toprağa vermiş insanların rızasını ve duygusunu yok sayan hiçbir süreç, toplum vicdanında kalıcı meşruiyet üretemez. Kolunu, bacağını, gözünü veya sağlığını terörle mücadele sahasında bırakmış gazilerin onuru dikkate alınmadan yapılacak her siyasi düzenleme, devlet-millet bağında derin yaralar açabilir. Devletin uzun vadeli stratejik karar alma refleksi soğukkanlı olmak zorundadır; fakat tarihî hafızayı ve millet vicdanını yok sayamaz.
Bu nedenle terörle ilgili her siyasi girişim, şehitlerimizin aziz hatırasını, gazilerimizin onurunu ve milletimizin adalet duygusunu gözetmek zorundadır. Terörle mücadelede sahada kazanılan başarıların, masada toplumsal meşruiyet zafiyeti doğuracak adımlarla gölgelenmesi, yalnızca güvenlik açısından değil, milletin moral bütünlüğü ve devlet-millet bağı açısından da sakıncalıdır.
Toplumsal vicdanın dikkate alınması, intikamcı bir siyaset üretmek anlamına gelmez. Aksine bu, devletin adalet duygusuyla hareket etmesi demektir. Hukuk devleti, suç ile pişmanlığı, örgüt mensubu ile vatandaşını, teslim olan birey ile örgütsel dayatma mekanizmasını ayırt edebilir. Ancak bu ayrım yapılırken, terörle mücadelede bedel ödeyen insanların acısını ve onurunu siyasetin geçici hesaplarına feda edemez.
Sonuç: Kurumsal Hafıza, Millî Birlik ve Stratejik Süreklilik
“Terörsüz Türkiye” hedefi, doğru tanımlandığında millî çıkarları ve toplumsal barışı gözeten meşru bir hedeftir. Ancak bu hedefin meşruiyeti ve stratejik değeri, içeriğine bağlıdır. Terör örgütünün tasfiyesi, silahlı unsurların teslim alınması, dış destek ağlarının kesilmesi, örgütün finansal ve lojistik kapasitesinin çökertilmesi, bölge halkının devletle bağının güçlendirilmesi ve sosyal adaletin tahkim edilmesi bu hedefin doğru içeriğini oluşturur. Buna karşılık üniter devlet yapısını, anayasal düzeni, egemenlik haklarını veya milletin ortak kimliğini tartışmaya açan her yaklaşım, iyi niyetli görünse bile millî beka açısından risk üretir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, belirsiz süreçler değil; açık ilkeler, tutarlı uzun vadeli devlet perspektifi ve güçlü millî mutabakattır. Terör örgütü karşısında hukuk devleti sınırları içinde kararlı olmak, vatandaşın meşru taleplerine karşı ise adil, kuşatıcı ve çözüm üretici davranmak zorundayız. Devletin şefkat eli vatandaşına, kudretli eli ise terör örgütüne yönelmelidir.
Bu bağlamda temel ölçü değişmemelidir: Vatandaş kazanılır, terör örgütü tasfiye edilir; sosyal sorunlar çözülür, egemenlik hakları tartışmaya açılmaz; millî birlik güçlendirilir, üniter devlet yapısından taviz verilmez. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihî tecrübesi, kurumsal hafızası, güvenlik birikimi ve milletinin fedakârlığı, bu ilkelere sadık kalındığı sürece her türlü asimetrik tehdidi aşabilecek kudrettedir.
Bugün yapılması gereken, etnik veya mezhepsel aidiyetler üzerinden yeni fay hatları üretmek değil; ortak vatan, ortak hukuk, ortak vatandaşlık ve ortak gelecek fikrini güçlendirmektir. Terör örgütü ile vatandaşlarımız arasındaki çizgi ne kadar net çekilirse, Türkiye’nin toplumsal bütünlüğü o kadar güçlenir. Millî güvenlik, parti sadakatinden; uzun vadeli devlet perspektifi, günlük siyasi hesaptan; şehitlerin hatırası ise her türlü dönemsel pazarlıktan büyüktür.
Sonuç olarak “Terörsüz Türkiye”, ancak üniter devlet yapısı, millî beka, toplumsal meşruiyet, sosyal adalet ve stratejik süreklilik ilkeleriyle birlikte anlam kazanabilir. Bu ilkelerden koparılan her süreç, Türkiye’yi terörden arındırmak yerine yeni belirsizlik alanlarına sürükleyebilir. Bu nedenle mesele sadece terörü sona erdirmek değil; terörün hedef aldığı devleti, milleti ve ortak geleceği daha güçlü hâle getirmektir.
Kaynakça
Aras, B. (2017). The role of the Turkish state in conflict resolution. Istanbul Policy Center, Sabancı University.
Arı, E. (2015). Elections and human rights violations during civil conflict: The case of Turkey [Master’s thesis, Sabancı University].
Beştaş, A. (2017). The role of civil society actors in conflict resolutions: A comparative study of Northern Ireland and Kurdish cases [Master’s thesis, Sabancı University].
Bocheńska, J. (2018). Humanising the actors and working through the conflict: The role of Kurdish literary narratives and culture in the reconciliation process in Turkey. International Journal of Conflict and Violence, 12, 2–17.
Criss, N. B. (1995). The nature of PKK terrorism in Turkey. Studies in Conflict & Terrorism, 18(1), 17–37.
Çanakçı, D. (2022). Geçmişten günümüze ASALA ve PKK terör örgütü arasındaki ilişkinin incelenmesi. Orta Doğu ve Orta Asya-Kafkaslar Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, 2(2), 1–14.
Gunter, M. M. (1985). Transnational sources of support for Armenian terrorism. Conflict Quarterly, 5(4), 31–52.
Köse, T. (2017). Çözüm Sürecinin Yükseliş ve Düşüşü. Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi, 4(1), 13–40. https://doi.org/10.26513/tocd.315152
Lõhmus, A. (2016). What is the impact of the Kurdish factor on securitization of Turkish domestic politics and foreign affairs? [Master’s thesis, University of Tartu].
Olano Venegas, L. M. (2010). Análisis de la incidencia de la insurgencia kurda en las relaciones entre Turquía e Irak durante el período de 2003 a 2008 [Trabajo de grado, Universidad del Rosario, Facultad de Relaciones Internacionales].
Parlak, İ., & Öztürk, A. (2015). 2009-2015 aralığında açılım süreçlerine yönelik siyasi parti söylemleri üzerine karşılaştırmalı bir analiz. LAÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 6(2), 87–114.
Uslu, F., & Angun, S. (2020). Türkiye’de siyasi parti kapatma nedeni olarak “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi”. Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 20(Özel Sayı), 39–60. https://doi.org/10.18037/ausbd.725559