Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

KÜRESEL EMPERYALİSTLERİN EN BÜYÜK YALANI; DEMOKRASİ, BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK

Küresel emperyalizmin temsilcileri olan devletler, dünyada kurdukları sömürü düzenini ve buna bağlı refah seviyelerini artırarak sürdürmek, kendilerine rakip ya da tehdit teşkil edebilecek devletlerin gücünü etkisiz kılmak maksadıyla, hedef devlet/devletler ile bölgeler üzerinde hegemonik yapı kurmak için her türlü araca başvurmaktadırlar.

Küresel emperyalizmin baş aktörü ABD, 2004 yılından itibaren, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 23 ülkeyi kapsayan Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi (GBOP)’ni uygulamaya koymuştur. Bu kapsamda, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki devletler üzerinde doğrudan kendi güç veya vekil güçleri kullanarak, iç karışıklık çıkarmak suretiyle müdahale ederek ya da yönetimlerinde değişiklik yapılmasını sağlayarak kendine müzahir kişileri iş başına getirmiş, devletleri dönüştürmüş, bulundukları bölgede bir güç oluşturmalarını engellemiş, zayıflatmış, parçalamıştır. Bunu yaparken kullandığı en büyük yalan; insanlık için en yüce değer olan “demokrasi, barış ve özgürlük” olmuştur.

Bugün gelinen aşamada açıkça görülmektedir ki ABD, gittiği her yere demokrasi, barış ve özgürlük yerine “kan, göz yaşı, yıkım” götürmüş, ülkelerin egemenlikleri, bağımsızlık ve bütünlükleri yok olmuştur. Sadece bununla da kalmamış refah seviyeleri gerileyerek yoksullaşmışlardır.

Ortadoğu bölgesi, demokrasi, barış, özgürlük, insan hakları ve istikrar maskesiyle küresel emperyalizmin işgali, kuşatması altındadır.

GBOP kapsamında, Ortadoğu’da bölgesel güç konumunda olabilecek ve İsrail’e tehdit teşkil edebilecek Irak, Suriye, Libya, askeri müdahaleler, iç karışıklık ve çatışmalar sonucunda zayıflatılmış, parçalanmış, Mısır ise yönetim değişiklileri ile edilgen hale dönüştürülmüştür. Söz konusu ülkelere demokrasi gelmediği gibi milyonlarca masum insan katliamlar sonucu hayatını kaybetmiş ve ülkelerini terk etmek zorunda kalmıştır.

Örneğin; ABD’nin “demokrasi” vaadiyle işgal ettiği Irak’tan geriye yıkım, kan ve kaos kalmış, 2007 yılında yapılan araştırmalara göre Irak’ta yaklaşık 1.000.000 sivil ölmüş, 4,7 milyon Iraklı yer değiştirmiş (Irak nüfusunun %16’sı), bunların iki milyonu komşu ülkelere sığınmıştır.  Irak, artık eski Irak değildir; İsrail’e bir tehdit oluşturmayacak şekilde gücünü tamamen kaybetmiştir. Libya ve Suriye vatandaşları da aynı yıkımdan payını almıştır. Şimdi sıra İran’dadır.        

ABD-İsrail’in İran’a başlattığı askeri harekatın siyasi maksadı, İran’ın nükleer kapasitesini yok etmek, ülke rejimini değiştirmek denilse de asıl, İran’ın bölgesel bir güç olmasını engelleyerek İsrail’e tehdit oluşturmasının önüne geçmek ve Ortadoğu bölgesinde İsrail’in tek hegemonik güç olmasını sağlamaktır.

Bununla birlikte, esas maksat, ABD tarafından, Ortadoğu’nun yer altı ve yer üstü zenginliklerine el konulması ve enerji koridorlarına hâkim olunması suretiyle sömürüyü sorunsuz devam ettirmek ve nihayetinde Çin’i enerji kaynaklarından uzaklaştırmaktır.

İran’a icra edilen askeri harekatın hiçbir haklılık yönü bulunmamakla birlikte, ülkenin çağ dışı kalmış bir yönetim anlayışında ısrar etmesi, çağın gereklerine göre değiştirmemesi stratejik bir hata olduğu kabul edilmelidir. Bundan sonra yönetimi değişsin ya da değişmesin, saldırıların üstesinden gelsin veya başarısız olsun İran; Irak, Libya ve Suriye’nin bugün karşılaştığı durumun bir benzerini yaşaması kaçınılmaz olacaktır.

Irak, Suriye ve İran’da oluşan istikrarsızlık, başta bölgesel güvenlik ve ekonomi alanında olmak üzere çok yönlü olarak Türkiye’yi doğrudan etkilemektedir, etkilemeye de devam edecektir. Küresel emperyalizmin, bu süreçte, kendi çıkarları doğrultusunda, Türkiye’nin, egemenlik ve bağımsızlığı ile birlik ve bütünlüğüne tehdit oluşturabilecek faaliyet ile eylemlerinde artış olabileceği beklenmelidir.

Osmanlı Devleti’nin Avrupa/Balkanlardaki hakimiyetine son vererek bölge dışına çıkarmak maksadıyla uygulanan “Balkanlaştırma Projesi”, şimdi, ülkemizin de dahil olduğu coğrafyada uygulamaya konulmuştur. Hedef, ülkeleri bölerek küçük ve etkisiz devletçikler meydana getirmektir. Çünkü, bölgesel güce sahip özellikle üniter ve ulus devletler, küresel güçlerin emperyalist emellerine hizmet etmemektedir.

Türkiye, bölgemizde meydana gelen istikrarsız ortamın yarattığı risk ve tehditlerin üstesinden gelmek, küresel emperyalistlerin dayatmalarını boşa çıkararak tam bağımsızlık ve egemenliğini, birlik ve bütünlüğünü devam ettirmek için üniter devlet ve ulus devlet yapısından asla ödün vermemelidir.

Bu açıdan, üniter devlet yapısının temel unsurları önem arz etmektedir. Bu unsurlar;

  • Tek anayasa,
  • Tek hukuk düzeni,
  • Tek devlet,
  • Tek hükümet,
  • Tek bayrak,
  • Ülkede birliği sağlayan tek dildir.

Hiçbir biçimde, sayılan bu unsurlara ortak olabilecek ikinciler söz konusu değildir. Tek devlette tek millet, o tek egemenliği kendi iktidarı ve bağımsızlığı için kullanır. Bir devleti oluşturan bütün unsurlar tektir ve hepsi bir bütünün ortak parçalarıdır. Hiçbir unsur tek başına bir anlam ifade edemez. Ama bunlar bir araya geldiklerinde üniter devletin değişik unsurlarını oluşturarak tekil devleti ortaya çıkarırlar. Devletin tekil olması, ülkenin de bölünmez bir bütün olduğunun göstergesidir. Her devletin ülkesi, devlet yapısı ile bir bütündür ve devletten ayrılma hakkı bulunmamaktadır. Ülkeyi oluşturan toprakların tamamı devletin ayrılmaz parçasıdır.[1] Dolayısıyla ülke ve ulus; üniter devlet yapısının iki önemli temel dayanağıdır.

Uluslar, aynı ulus devlet çatısı altında yaşayan bütün etnik yapıların karışmasından meydana gelen bir ortak üst siyasal yapıdır. Ulusal varlıkla önemli olan ülke bütünlüğü ve toplumun bütünlüğünü sağlamaktadır. Bu açıdan ulus devletlerin dayandığı temel ilkelerden birisi de üniter devlettir. Üniter yapıdaki ulus devletler diğerlerinden güçlüdür ve her türlü tehdide karşı kendisini daha güvenli bir biçimde savunabilmektedir. Bir devletin ülkesi ve ulusu ile beraber “bölünmez bir bütün olması” ilkesi, ulus devletlerin geleceği açısından vazgeçilemeyecek ana ilkelerden birisidir.[2]

Bütün bağımsız devletlerin güvencesi kabul edilen, uluslararası barış ve güvenliğin teminatı olan “uluslararası hukuka dayalı düzen” çökmüştür. Yerini “güçlünün hukuku” almıştır. Kural temelli bir dünyadan, kuralsız temelli kaosun ve kargaşanın hâkim olduğu bir dünya ile karşı karşıyayız.  Dünya düzeninin barış ve güvenlik içinde yürümesini sağlamaya çalışan başta Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluş ve kurumların etkinliği ve güvenilirliği ortadan kalkmıştır.

Bu düzensizlik ve kaos ortamında, gelecekte, güçlü üniter ve ulus devletler; egemenlik ve bağımsızlığını devam ettirme imkanını bulacaktır. Küresel güçlerin bölgemizdeki çıkarlarını gerçekleştirmesini zorlaştıran, engelleyen ulus devletlerdir; bunu da açıkça ifade etmektedirler.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom BARRACK, Yunanistan medyasına verdiği demeçte, “Baharat Yolu ve İpek Yolu, Doğu’yu Batı’ya üç veya dört farklı güzergahta bağlıyordu. Ve bu refah yolu boyunca medeniyetlerin harmanlanması gerçekleşmişti. Tekrar olabilir, ancak 1919’dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz. Her ülkenin, her devletin farklı bir yönetim biçimi tarafından yönetilmesi fikri pek işe yaramadı (…) Bu siyasi müdahaleden nasıl kurtulacaksınız? Refahla siyasi müdahaleden kurtulursunuz” ifadelerini kullanmıştır. Ulus devlet çerçevesini eleştiren bu sözlere Türkiye’den pek çok kesimden tepki gelmiştir.[3] Hedefi doğrudan ulus devlettir.

ABD’nin en büyük gazetelerinden olan The Wall Street Journal’da yazılan makalede, ABD Savunma Bakanlığı ile ortak çalışan bir merkezde yönetici ve İsrail yanlısı gazeteci olan Bradley MARTİN tarafından, “İran’dan sonra ABD-İsrail’in Türkiye’yi kontrol altında tutması, İran’ın oluşturduğu iddia edilen “bölgesel tehdit” etkisiz hale getirildikten sonra Türkiye’nin bu boşluğu doldurmamasının sağlanması, Türkiye’nin NATO üyeliğinin tekrar gözden geçirilmesi gerektiği” savunulmuş,[4] Türkiye açıkça hedef seçilmiştir.

Emperyalistler ile onların işbirlikçileri, bir ulus, üniter devlet yapısına sahip olan Türkiye’nin; tam bağımsızlığını ve egemenliğini ortadan kaldırmak ya da zayıflatmak için devletin ulusal, üniter ve laik yapısı ile cumhuriyetin temel esaslarını hedef almıştır. Son zamanlarda küresel emperyalistlerin yaptıkları açıklamalar, emperyalizmin maşası bölücü terör örgütünün, yıllardır ülkemizde yürüttüğü terör faaliyetleri sonucunda yarattığı ekonomik, güvenlik sorunlarıyla oluşan tahribat bunun en açık göstergesidir. Terör örgütünün temsilcileri, “yasal düzenlemeler yapılsın, ondan sonra silahlar bırakılır” diyerek hiç çekinmeden Türkiye Cumhuriyeti’ni tehdit etmektedir. “Terörsüz Türkiye” denilerek yapılan açılım sonucunda bir kez daha ve doğrudan bölücü terör örgütünün başı bebek katili Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısında konumlandırılarak muhatap kabul edilmiştir. Terör örgütünün maksat ve niyeti, toprak bütünlüğümüzü ortadan kaldırmak olduğu bilinen gerçek olmasına rağmen böyle bir yolun seçilmiş olması tamamen hatadır, yanlıştır. Bu yoldan vakit geçirmeksizin derhal dönülmelidir.

Bulunduğu coğrafyada ateş çemberi içindeki devletimiz, kendisine yönelen veya gelebilecek tehditleri bertaraf ederek tam bağımsızlık ve egemenliğini ilelebet devam ettirmek maksadıyla, ulus, üniter devlet yapısına, cumhuriyetin kuruluş değerlerine ödün vermeden sahip çıkmalı, demokrasinin bütün kurum ve kurallarını işler hale getirmeli, milli güç unsurlarındaki zafiyet alanlarını bir an önce gidermelidir.   

Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının ve geleceğinin teminatı; üniter, ulus devlet yapısı ile cumhuriyetin kuruluş değerleridir.    

Kaynakça:

[1] Prof. Dr. Anıl Çeçen, Ulus Devlet, Kilit Yayınları, 2’nci Baskı, Ekim 2009, s. 42

[2] Prof. Dr. Anıl Çeçen, Ulus Devlet, Kilit Yayınları, 2’nci Baskı, Ekim 2009, s. 26, 36

[3] Cumhuriyet Gazetesi, 5.12.2025

[4] Cumhuriyet Gazetesi, 6.3.2026