…
TL NOMİNAL OLARAK DEĞER KAYBEDERKEN REEL OLARAK DEĞERLENİYOR: TÜRKİYE’NİN GÜÇLÜ KUR POLİTİKASININ SINIRLARI
GİRİŞ
TL NOMİNAL OLARAK DÜŞERKEN NASIL DEĞER KAZANIYOR?
Türkiye’de uygulandığı söylenen “sıkı para politikasını” aşağıdaki denklemle özetleyebiliriz:[1] Sıkı para politikası, yüksek reel TL getirisi → TL talebi / sermaye akımları → rezerv birikimi → kur oynaklığının azalması → dezenflasyona destek.
Türkiye ekonomisinin Haziran 2023 sonrasında yaşadığı dönüşüm, döviz kuruna ilişkin ilk bakışta paradoksal görünen bir olguyu ortaya çıkarmıştır: Türk lirası ABD doları karşısında nominal olarak değer kaybetmeye devam ederken, aynı dönemde reel olarak belirgin biçimde değer kazanmıştır.
Bu iki gelişme gerçekte birbiriyle çelişmemektedir. Bir ülkenin para biriminin nominal değer kaybı, o ülkedeki enflasyonun ticaret ortaklarındaki enflasyondan daha yüksek olduğu bir ortamda, fiyat farkını telafi edecek büyüklüğe ulaşmadığı takdirde reel değerlenmeyle birlikte gerçekleşebilir. Dolayısıyla bir para biriminin “pahalı” veya “ucuz” olduğu yalnızca ekranlarda görülen nominal döviz kuru üzerinden değerlendirilemez.
Türkiye bunun son yıllardaki çarpıcı örneklerinden biridir. Haziran 2023 sonrasında uygulanan sıkı para politikası, yüksek TL faizleri, döviz kuru oynaklığını sınırlayan politika bileşimi, sermaye hareketleri ve rezerv birikimi, nominal kur artışının yurtiçi fiyat artışının altında kalmasına eşlik etmiştir. Sonuçta döviz kuru yükselmeye devam etmiş olmasına rağmen TL reel olarak değerlenmiştir.
Bu gelişmenin dezenflasyon politikası açısından anlaşılır bir gerekçesi bulunmaktadır. TCMB, sıkı para politikasının dezenflasyon sürecini talep, döviz kuru ve beklenti kanalları üzerinden güçlendirdiğini açık biçimde ifade etmektedir.[2] Temmuz 2026 itibarıyla politika faizi yüzde 37 düzeyinde tutulurken, Ağustos 2026’da yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,51 olarak gerçekleşmiştir.[3]
Ancak reel değerlenmenin dezenflasyona katkısı ile ekonominin dış rekabet gücü üzerindeki etkileri aynı yönde değildir. Bir tarafta kur geçişkenliğini sınırlayan ve enflasyon beklentilerini destekleyen daha istikrarlı bir TL bulunurken, diğer tarafta maliyetleri yurtiçi enflasyonla artan fakat döviz gelirleri aynı ölçüde yükselmeyen ihracatçı, ithalatla rekabet eden sektörler ve turizm bulunmaktadır.
Dolayısıyla temel soru yalnızca “TL değerli mi?” değildir. Daha önemli soru şudur:
Türk lirasının Haziran 2023 sonrasında yaşadığı reel değerlenme, dezenflasyon programının kaçınılmaz bir sonucu mudur ve bu değerlenme ekonominin rekabet gücüne zarar vermeden ne kadar sürdürülebilir?
Bu çalışmada söz konusu soruyu, “satın alma gücü paritesi (PPP)”, göreli reel kur ve PPP’den sapma kavramlarından hareketle incelemektedir.
KAVRAMSAL ÇERÇEVE – NOMİNAL KUR, REEL KUR VE PPP
Döviz kurunun ekonomik anlamını değerlendirebilmek için “nominal ve reel kur” arasındaki ayrım temel önemdedir. Nominal kur, bir para biriminin diğer para birimi cinsinden piyasa fiyatını gösterirken reel kur, nominal kuru iki ekonomi arasındaki göreli fiyat düzeyleriyle birlikte değerlendirir.
Piet SERCU‘nun International Finance: Theory into Practice çalışmasında vurguladığı gibi nominal döviz kuru, PPP kuru ve reel kur birbirinden farklı kavramlardır. Sercu’nun anılan kitabının üçüncü bölümünde PPP kuru ile “real exchange rate/deviation from absolute PPP” ayrımı özellikle ele alınmaktadır.[4]
Bu çalışmada döviz kuru TL/USD değil, piyasa kullanımına uygun olarak USD/TRY, yani bir ABD dolarının kaç Türk lirası ettiği biçiminde tanımlanmaktadır:
E(t) = TL / USD
Göreli PPP yaklaşımında, iki ülke arasındaki enflasyon farkının zaman içinde nominal döviz kuruna yansıması beklenir. Türkiye enflasyonunun ABD enflasyonundan yüksek olması halinde, diğer koşullar sabitken USD/TRY’nin yükselmesi, yani TL’nin nominal olarak değer kaybetmesi gerekir.
Bu nedenle yüksek enflasyon yaşayan bir ekonomide nominal kurun yükselmesi tek başına paranın reel olarak değer kaybettiğini göstermez. Nominal kur artışının enflasyon farkından daha düşük olması, reel değerlenmeye işaret edebilir.
Bu kavram yalnızca kuramsal değildir. BIS reel efektif döviz kurunu nominal efektif kurun göreli tüketici fiyatlarıyla düzeltilmiş hali olarak tanımlamakta; reel efektif kur (REK)’teki yükselişin reel değerlenmeye ve genel olarak uluslararası fiyat rekabetçiliğinin azalmasına karşılık geldiğini belirtmektedir.[5]
- METODOLOJİ – SERCU YAKLAŞIMI VE EYLÜL 2020 BAZLI GÖRELİ PPP[6]
Çalışmada başlangıç tarihi olarak Eylül 2020 seçilmiştir. Bunun nedeni bu tarihin ekonomik olarak “denge kuru” olduğu varsayımı değil, çalışmada kullanılan “alternatif Türkiye enflasyon serisinin (ENAG)” bu tarihten itibaren mevcut olmasıdır. Bu nedenle Eylül 2020 kuru bir denge kuru değil, karşılaştırmaya olanak veren referans/baz kuru olarak değerlendirilmelidir.
Başlangıç kuru: E(0) = 7,3249 TL/USD olarak alınmıştır.
Her dönem için Türkiye ve ABD fiyat düzeylerinin baz dönemden itibaren kümülatif değişimleri hesaplanmaktadır:
P(TR,t) = ∏[1 + π(TR,i)]
P(US,t) = ∏[1 + π(US,i)]
Burada π(TR,i) Türkiye’nin, π(US,i) ise ABD’nin ilgili aydaki tüketici fiyat değişimini ifade etmektedir.
USD/TRY kotasyonu kullanıldığında göreli PPP’nin ima ettiği kur:
E(PPP,t) = E(0) × [P(TR,t) / P(US,t)] şeklindedir.
Bu yön önemlidir. Türkiye fiyat düzeyi ABD fiyat düzeyinden daha hızlı yükseliyorsa, göreli PPP’nin ima ettiği USD/TRY kuru da yükselmelidir.
Gerçekleşen piyasa kuru E(t) ile PPP’nin ima ettiği kur E(PPP,t) arasındaki fark ise çalışmada şu göstergeyle ifade edilmektedir:
V(t) = [E(PPP,t) / E(t) − 1] × 100
Buna göre:
V(t) > 0 → TL referans PPP patikasına göre “değerli”,
V(t) = 0 → piyasa kuru referans PPP patikasıyla “uyumlu”,
V(t) < 0 → TL referans PPP patikasına göre “değersiz”.
Keza burada vurgulanması gereken bir diğer konu da, “değerli/değersiz” ifadelerinin bir “denge döviz kuru tahmini” olarak yorumlanmaması gerektiğidir. Gösterge, yalnızca Eylül 2020’deki göreli fiyat-kur ilişkisinin, sonraki dönemde aynen korunması halinde oluşacak kur ile gerçekleşen kur arasındaki farkı göstermektedir. Bu husus, söz konusu bu sınırlı çalışmanın metodolojik açıdan en önemli “ihtiyat kaydıdır”.
TÜİK–ENAG İKİLEMİ – ENFLASYON ÖLÇÜMÜ REEL KURU NASIL DEĞİŞTİRİYOR?
Çalışmanın ayırt edici özelliklerinden biri, aynı modelin Türkiye için iki ayrı enflasyon serisiyle hesaplanmasıdır. Birinci senaryoda TÜİK tüketici fiyatları, ikinci senaryoda ENAG fiyat değişimleri kullanılmaktadır.
ABD fiyat göstergesi ve gerçekleşen USD/TRY kuru aynı kaldığı halde Türkiye fiyat endeksinin değiştirilmesi, hesaplanan PPP patikasında büyük farklılık yaratmaktadır. Bu durum reel kur hesaplamalarının fiyat endeksi seçimine ne ölçüde duyarlı olduğunu göstermektedir.
Çalışmanın mevcut hesaplamasına göre Ağustos 2026 itibarıyla TL’nin Eylül 2020 referanslı PPP patikasına göre değerlenmesi TÜİK fiyatları kullanıldığında yaklaşık yüzde 7,5, ENAG serisi kullanıldığında ise yaklaşık yüzde 85 düzeyine ulaşmaktadır.
Burada ikinci sonucun “TL gerçekte yüzde 85 aşırı değerlidir” biçiminde yorumlanması doğru değildir. Daha doğru ifade şudur: ENAG fiyat serisi kullanıldığında Eylül 2020 referanslı PPP modelinin işaret ettiği kur ile gerçekleşen piyasa kuru arasındaki fark çok daha büyük hale gelmektedir.
İki seri arasındaki “olağanüstü fark”, çalışmanın ayrıca tartışılması gereken sonuçlarından biridir: Enflasyon ölçümündeki farklılıklar yalnızca geçmiş reel gelir veya satın alma gücü hesaplarını değil, para biriminin reel değerine ilişkin değerlendirmeyi de radikal biçimde değiştirebilmektedir.
HAZİRAN 2023 KIRILMASI – TL’NİN REEL DEĞERLENME DÖNEMİ
Aşağıdaki grafiğin ortaya koyduğu temel kırılma Haziran 2023 sonrasıdır. Bu dönem aynı zamanda Türkiye’nin para politikası rejiminde belirgin değişimin başladığı döneme denk gelmektedir.[7]
Kaynak: TÜİK, TCMB, ENAG, U.S. Bureau of Labor Statistics (BLS)
Grafik, Haziran 2023 sonrasında piyasa kurunun Türkiye–ABD fiyat farkının ima ettiği PPP patikasının giderek altında kaldığını göstermektedir. Başka bir ifadeyle USD/TRY yükselmesine rağmen kur artışı, iki ülke arasındaki kümülatif enflasyon farkını karşılamamıştır.
Bu nedenle: TL nominal olarak değer kaybetmiş, fakat reel olarak değerlenmiştir.
Bu bulgu yalnızca bu çalışmaya özgü değildir. IMF’nin 2026 Article IV değerlendirmesine göre de Türkiye’nin TÜFE bazlı REK 2020–2023 döneminde yıllık ortalama yüzde 6 değer kaybettikten sonra 2024’te yüzde 10,7 ve 2025’te ortalama yüzde 7,6 değer kazanmıştır.[8]
Daha da dikkat çekici olarak IMF’nin cari denge yaklaşımı, 2025 yılı için TL’nin reel kurunu yaklaşık yüzde 8,7 aşırı değerli olduğunu belirtmektedir; tahmin aralığı yüzde 6,3–11,1’dir.[9] Bu sonuç, yöntemler birbirinden tamamen farklı olmakla birlikte bu çalışmanın, TÜİK serisinden elde ettiği sonuçla yön ve büyüklük bakımından dikkat çekici bir yakınlık gösterdiği anlaşılmaktadır.
DEZENFLASYONUN KUR AYAĞI – GÜÇLÜ TL BİR POLİTİKA ARACI MI?
Reel değerlenmenin para politikası açısından işlevi “kur geçişkenliği” üzerinden anlaşılabilir. Türkiye gibi ithal enerji, ara malı ve sermaye malı kullanımının yüksek olduğu ekonomilerde döviz kurundaki değişimler üretici ve tüketici fiyatlarına aktarılmaktadır.
Nominal kur artışının yurtiçi enflasyonun altında tutulması, ithal fiyatların TL karşılığındaki artışını sınırlayarak dezenflasyona katkıda bulunabilir. Bunun yanında daha istikrarlı bir döviz kuru fiyatlama davranışlarını ve beklentileri etkileyebilir.
TCMB’nin güncel politika iletişimi de bu mekanizmayı açıkça kabul etmektedir. Banka, sıkı para politikasının dezenflasyonu talep kanalının yanında döviz kuru ve beklenti kanalları üzerinden güçlendireceğini belirtmektedir.[10]
Dolayısıyla Haziran 2023 sonrası reel değerlenmeyi para politikasından tamamen bağımsız bir piyasa sonucu olarak değerlendirmek güçtür. Bununla birlikte “TCMB kuru belirli bir reel seviyede tutmaktadır” gibi daha güçlü bir iddia da ayrıca kanıt gerektirir.
Daha temkinli sonuç, politika bileşiminin reel değerlenmeye elverişli finansal koşullar yarattığıdır.
- REEL DEĞERLENMENİN BEDELİ – SANAYİ, İHRACAT VE REKABET GÜCÜ
Dezenflasyon açısından yararlı olan reel değerlenme, reel ekonomide simetrik sonuçlar üretmez.
İhracatçı bir işletme açısından temel sorun açıktır: ücretler, kira, enerji ve yurtiçi hizmet maliyetleri yüksek enflasyon oranlarıyla yükselirken döviz gelirlerinin TL karşılığı aynı hızda artmıyorsa, işletmenin yabancı para cinsinden birim maliyeti yükselir.
Bu durum özellikle fiyat rekabetinin yüksek, kâr marjlarının düşük olduğu ve emek yoğun sektörlerde önemlidir.
BIS’in yaklaşımında da REK yalnızca bir para değeri göstergesi değil, uluslararası fiyat ve maliyet rekabetçiliğinin göstergelerinden biridir. BIS, REK’teki yükselişin reel değerlenme anlamına geldiğini ve bunun uluslararası fiyat rekabetçiliğindeki azalmayla ilişkili olduğunu belirtmektedir.[11]
Ancak “güçlü TL bütün sektörlere zarar vermektedir” sonucu fazla genelleyicidir. Reel değerlenme ithal ara malı ve yatırım malı kullanan şirketlerin maliyetlerini düşürebilir; yabancı para borcu bulunan şirketlerin bilanço yapısını destekleyebilir ve tüketicilerin ithal mallara erişimini kolaylaştırabilir.
Dolayısıyla sorun, reel değerlenmenin varlığından çok büyüklüğü, süresi ve ekonominin verimlilik artışıyla desteklenip desteklenmediğidir.
- FAİZ–SERMAYE AKIMI–REZERV ÜÇGENİ
TL’nin reel değerlenmesinin sürdürülebilirliğinde kritik değişkenlerden biri faiz–sermaye hareketleri–rezerv ilişkisi olarak ortaya çıkmaktadır.
Yüksek reel TL getirisi, kur riskinin yönetilebilir olduğu beklentisiyle birleştiğinde, TL cinsi finansal varlıkların cazibesini artırabilir. Sermaye girişleri ve yerleşiklerin döviz talebindeki azalma ise Merkez Bankasının rezerv biriktirmesine olanak sağlayabilir.
Nitekim TCMB Başkanı Fatih KARAHAN’ın Ağustos 2026 açıklamasına göre brüt rezervler 27 Mart’taki 155 milyar dolardan 12 Ağustos’ta yaklaşık 185 milyar dolara, swap hariç net rezervler ise aynı dönemde 35 milyar dolarlık artışla 56 milyar dolara yükselmiştir.[12]
Bu durumda mekanizma kabaca şöyle çalışmaktadır:
Sıkı para politikası → yüksek reel TL getirisi → TL talebi / sermaye akımları → rezerv birikimi → kur oynaklığının azalması → dezenflasyona destek.
Ancak aynı mekanizmanın tersine dönme ihtimali de bulunmaktadır. Enflasyon beklentilerindeki bozulma, reel faiz marjının hızlı daralması, siyasi veya jeopolitik risklerde artış ya da küresel risk iştahındaki düşüş, sermaye akımlarını ve döviz talebini ters yönde etkileyebilir.
Bu nedenle rezerv birikimi yalnızca bir sonuç değil, aynı zamanda mevcut kur rejiminin dış şoklara karşı dayanıklılığını belirleyen bir tampon işlevi görmektedir.
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK – REEL DEĞERLENME NE KADAR DEVAM EDEBİLİR?
Reel değerlenmenin sürdürülebilirliği üç temel koşula bağlıdır.
Birincisi, Türkiye ile ticaret ortakları arasındaki enflasyon farkının kalıcı biçimde daralmasıdır. Enflasyon farkı yüksek kalırken nominal kur artışının sürekli olarak bunun altında tutulması, reel değerlenmenin giderek büyümesine yol açar.
İkincisi, reel değerlenmenin verimlilik artışıyla desteklenmesidir. Bir ekonomide verimlilik rakiplerinden daha hızlı yükseliyorsa, belirli ölçüde reel değerlenme ekonomik temellerle uyumlu olabilir. Buna karşılık verimlilik artışı olmadan birim işgücü maliyetlerinin döviz cinsinden yükselmesi dış rekabet gücünü aşındırabilir.
Üçüncüsü ise dış finansman koşullarıdır. Reel değerlenme, yüksek TL getirileri ve sermaye girişleriyle destekleniyorsa sistem, küresel finansal koşullara ve yatırımcı beklentilerine daha duyarlı hale gelebilir.
Bu noktada PPP hesabının sınırlarını tekrar vurgulamak gerekir. PPP kısa veya orta vadeli “adil değer” modeli değildir. Ancak verimlilik, dış ticaret hadleri, sermaye akımları, risk primi, maliye politikası ve ülkeye özgü yapısal faktörler denge reel kurunu değiştirebilir.
Bu nedenle, bu çalışmanın hesapladığı değerlenme, bir denge kurundan sapma tahmini değil; belirli bir başlangıç tarihinden itibaren göreli PPP patikasından sapmadır.
SONUÇ – DEZENFLASYON İLE REKABET GÜCÜ ARASINDAKİ AÇMAZ
Türkiye’nin Haziran 2023 sonrasında izlediği ekonomi politikası, ülkede daha önce uygulanmış olan bu tür “kolaycı parasal politika” reçetelerinden farksız olarak, döviz kuru–enflasyon ilişkisinde önemli bir değişim yaratmamıştır. USD/TRY nominal olarak yükselmeye devam etmiş, ancak kur artışı Türkiye ile ABD arasındaki fiyat farkının gerisinde kaldığı için Türk lirası reel olarak değer kazanmıştır.
Bu çalışmada Eylül 2020 baz alınarak gerçekleştirilen göreli PPP hesaplamaları söz konusu süreci görünür hale getirmektedir. Mevcut hesaplamalara göre Ağustos 2026 itibarıyla TÜİK fiyat serisi kullanıldığında TL’nin referans PPP patikasına göre değerlenmesi yaklaşık yüzde 7,5‘tir. Alternatif ENAG serisi kullanıldığında hesaplanan sapmanın çok daha yüksek olması ise fiyat ölçümünün reel kur analizindeki kritik rolünü ortaya koymaktadır.
IMF’nin farklı bir metodolojiyle 2025 için hesapladığı yaklaşık yüzde 8,7’lik reel aşırı değerlenme, TÜİK bazlı bulgumuzla dikkat çekici biçimde aynı yöne işaret etmektedir. Ancak bu benzerlik yöntemlerin eşdeğer olduğu anlamına gelmemektedir.
Asıl sorun bundan sonrası için ortaya çıkmaktadır. Reel değerlenme dezenflasyon programına destek sağlamakta; kur geçişkenliğini sınırlandırmakta ve beklentilerin yönetilmesine katkıda bulunmaktadır. Buna karşılık aynı süreç uzun süre devam ettiğinde ihracatçı ve ithalatla rekabet eden sektörlerin maliyet rekabetini zayıflatma potansiyeli taşımaktadır.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki tercih basitçe “güçlü TL mi, zayıf TL mi?” değildir.
Asıl politika sorunu, fiyat istikrarını sağlayacak ölçüde reel kur istikrarı ile üretimin uluslararası rekabet gücünü koruyacak bir kur düzeyi arasındaki dengenin nasıl kurulacağıdır.
Mevcut modelin sürdürülebilirliği yalnızca Merkez Bankasının rezervlerinin büyüklüğüne bağlı değildir. Enflasyonun kalıcı biçimde düşürülmesi, enflasyon beklentilerinin çıpalanması, ülke risk priminin gerilemesi, verimlilik artışı ve dış finansmana bağımlılığın azaltılması daha belirleyici unsurlardır.
Aksi halde reel değerlenme kendi başarısının sınırına ulaşabilir: Enflasyonu düşürmek için kullanılan güçlü TL, belirli bir noktadan sonra üretim ve ihracatın rekabet gücünü aşındırarak dış dengeyi bozabilir; dış dengedeki bozulma ise sonuçta kur üzerindeki baskıyı yeniden artırabilir.
Bu açıdan Türk lirasının son üç yıldaki reel değerlenmesi yalnızca bir döviz kuru hikâyesi değildir. Türkiye’nin dezenflasyon stratejisinin maliyetini, dayanıklılığını ve sınırlarını gösteren temel makroekonomik göstergelerden sadece biridir.
Ersin DEDEKOCA 9 Eylül 2026
Notlar:
[1] Türkiye’de mevcut döngü kapsamındaki sıkı para politikası Haziran 2023’ten bu yana kesintisiz olarak uygulanmaktadır. 2023 genel seçimlerinin ardından ekonomi yönetiminde yaşanan değişimle birlikte TCMB, enflasyonla mücadele kapsamında parasal sıkılaştırma döngüsünü resmi olarak başlatmıştır: https://www3.tcmb.gov.tr/yillikrapor/2023/m-2-1/ ; Geçtiğimiz pazar günü 2027-2029 dönemini kapsayan ve enflasyon hedefinde yukarıya doğru belirgin güncelleme yapılan yeni Orta Vadeli Program (OVP) açıklandı.
[2] TCMB, Summary of the Monetary Policy Committee Meeting, No. 2026-32, 30 July 2026. TCMB, sıkı para politikasının dezenflasyon sürecini talep, döviz kuru ve beklenti kanalları üzerinden güçlendireceğini belirtmektedir.
[3] TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi, Ağustos 2026, 3 Eylül 2026. Ağustos 2026 TÜFE: aylık %1,84; yıllık %31,51.
[4] Piet Sercu, International Finance: Theory into Practice, Princeton University Press, 2009, Bölüm 3, özellikle ss. 102–110. Bölümde PPP rate, real exchange rate, deviation from absolute PPP ve relative PPP kavramları ele alınmaktadır.
[5] Bank for International Settlements (BIS), Effective Exchange Rates – Overview and Methodology. BIS’e göre REK, nominal efektif döviz kurunun göreli tüketici fiyatlarıyla düzeltilmesiyle elde edilir; endeksteki artış reel değerlenmeyi ifade eder.
[6] Bu makale çalışmasında ve özellikle sayısal hesaplamaların hazırlanmasında yardımları için meslektaşım sevgili Levent Papaker’e teşekkürlerimi sunuyorum.
[7] Yazarın hesaplamaları. Not: Eylül 2020 başlangıç kuru 7,3249 TL/USD referans alınmıştır. TÜİK ve ENAG serileri ayrı ayrı kullanılarak göreli PPP patikaları hesaplanmıştır.
[8]International Monetary Fund (IMF), Republic of Türkiye: 2025 Article IV Consultation, IMF Country Report No. 26/043, 2026. TÜFE bazlı REEL 2024’te 2023 ortalamasına göre %10,7; 2025’te 2024 ortalamasına göre %7,6 değerlenmiştir.
[9] IMF, a.g.e., External Sector Assessment. IMF personelinin cari denge açığı yaklaşımından türettiği tahmine göre 2025 REER yaklaşık %8,7 aşırı değerlidir; tahmin aralığı %6,3–11,1’dir. IMF’nin diğer EBA modellerinin farklı sonuçlar verdiği de göz önünde tutulmalıdır.
[10] TCMB, Summary of the Monetary Policy Committee Meeting, No. 2026-32.
[11] BIS, Effective Exchange Rates; ayrıca bkz. M. Durand, C. Madaschi ve F. Terribile, uluslararası fiyat ve maliyet rekabetçiliğinin reel efektif kur göstergeleriyle ölçülmesine ilişkin literatür.
[12] Fatih Karahan, “Enflasyon Raporu 2026-III” Bilgilendirme Toplantısı konuşması, TCMB, 13 Ağustos 2026. Açıklanan rakamlar: brüt rezerv yaklaşık 185 milyar dolar, swap hariç net rezerv yaklaşık 56 milyar dolar.
- TL NOMİNAL OLARAK DEĞER KAYBEDERKEN REEL OLARAK DEĞERLENİYOR - 10 Eylül 2026
- ORTADOĞU’DA BÖLGESEL SAHİPLENME DÖNEMİ - 20 Ağustos 2026
- AKKUYU’DAN SUUDİ ARABİSTAN’A: TÜRKİYE’DE HÜKÜMETLER ARASI ENERJİ ANLAŞMALARINDA DÖNÜŞÜM - 4 Temmuz 2026
- REKABETİN ZİRVESİ - 5 Haziran 2026
- ENERJİ KARTELLERİNİN GELECEĞİ: OPEC’İN DÖNÜŞÜMÜ ve BAE ÖRNEĞİ - 3 Mayıs 2026
- SERBEST TİCARETTEN STRATEJİK TİCARETE: EKONOMİK GÜVENLİĞİN YÜKSELİŞİ - 10 Nisan 2026
- JEOKONOMİK DALGA TÜRKİYE’YE ULAŞIR MI? - 1 Mart 2026
- TİCARET DEĞİL CEPHE: AB’NİN KÜRESEL GÜNEY HAMLESİ ÇİN’E KARŞI YENİ BİR JEOEKONOMİK HAT MI? - 11 Şubat 2026
- KURDAN BAĞIMSIZ ENFLÂSYON: TÜRKİYE ÖRNEĞİ - 28 Ocak 2026
- KRİZSİZ AMA KIRILGAN: 2026’DA KÜRESEL RİSKLERİN GENEL ANATOMİSİ - 6 Ocak 2026
