Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

ROMA’NIN YOLLARI TAŞTAN

Zor zamanlar, zorunlu atılımlar gerektiriyor. Eskilerin hayaletleri bize sislerin arasından göz kırparken, beklenmeyen ittifaklar perde arkasında tarih yazmaya kararlı. Yeni bir dünyanın, belki de yeni bir medeniyetin çağrısı; düşünen gözleri eski defterleri karıştırmaya zorluyor. Nüfuz alanları sertleştikçe, cevapların da sivriliği artıyor, diplomatik hafıza sıfırlanıyor ve kılıçlar çekiliyor. Peki ama bu kanlı raks ne uğruna ve kimin yararına? Bin yıllık bir hayalet, kendine yaşayanların dünyasında yeniden yer açmaya çalışmakta ve bahanesi de tabii hazır: “Medeniyetin, ama özellikle Roma Medeniyeti’nin, kutsal bir emelin koruyuculuğu.” Metodu ise hayli modern: Lojistik ve nüfuz alanları. Roma’nın yolları taştandır taştan olmasına ama acaba bunlar satranç taşı mıdır, kilit taşı mıdır yoksa yontulmamış hamtaş mıdır? Bu soruların cevabını, aktörlerin ve niyetlerin iç içe geçtiği bu “teopolitik labirenti”nde aydınlatmaya çalışalım:

1. Kıbrıs’ta Harp Gemileri Yığınağı: Avrupa Gemileri, Kıbrıs’taki Yahudi Nüfuzunun artmasına karşı bir Avrupa hamlesi olarak da okunabilir. Roma, özellikle Batı Roma, Yahudilikle yıldızı barışmamış bir medeniyet. Burada Roma medeniyetiyle Yahudi toplulukları arasında hem egemenlik nüfuzu hem de veri güvenliği gerilimi var. Akdeniz’in altından çok fazla sayıda fiber optik kablo geçiyor ve bu kablolar Kuzey Afrika’dan Kıbrıs, Girit gibi önemli merkezlere temas ettikten sonra Yunanistan üzerinden Avrupa’ya bağlanıyorlar.

Burada Kıbrıs’taki askeri yığınağa atfen Avrupa açısından öne çıkan ancak çok tartışılmayan olası bir hedefi de işaret etmek gerekiyor. Bu hedef, Kuzey Afrika topraklarıdır. Kuzey Afrika toprakları, bir dönem Roma topraklarıydı ve günümüzde Çin’in ileri lojistik/sanayi hattı olarak öne çıkmaktadır. Afrika’nın kuzey kıyısında Çin’in maden şirketleri bulunuyor ve buralardan Çin’e Afrika içinden geçen otoyollar ve demir ağları ile bir lojistik hat kurulmuş durumda. Avrupa’nın buradaki ileri hatta bir askeri baskı yaptığını söylemek mümkündür. Afrika’nın kuzeyi, aynı zamanda Avrupa’nın “karanlık lojistik” koridorudur. Avrupa’nın “arka kapı diplomasi” yapan gruplarının zamanında “Apartheid” hareketlere çanak tutarak silah ticareti üzerinden geçimini sağlamaya başladıkları önemli ve tarihi bir hattır. Bu koridor, söz konusu grupların can damarıdır. Öyle ki; Avrupa’nın ‘temiz’ bürokrasisini harekete geçirmek için, mevcut güvenlik krizini ustaca bir havuç gibi önlerine sürmüş olmaları işten bile değil.

2. İsrail Lobisi ve ABD: ABD, İsrail’in dediğini yapıyor. Trump da son yaptığı açıklamalarda bunu söylemişti zaten. Roma ise hem Yahudilikle hem de İslamla yıldızı barışmadığı için ve aynı zamanda ABD’nin kendi üzerindeki nüfuzunu azaltmak için, İran savaşı ile hem ABD’yi hem İsrail’i hem de İslam Şeriati’nin bir kalesi olarak görülen İran’ı tuzağa çekmiş durumda. Burada “seçilmiş başkanlar” Trump ile Netenyahu’nun Avrupa’nın “Karanlık Diplomasisi”nin sık konukları olduğunu hatırlamakta fayda var. Yani, bu başkanların göreve gelmesi ve bu kişiliklerden seçilmesi bir tesadüf değildi. Rusya burada (arka planda İngiltere’nin de muhtemel desteği ile) ‘sessiz mühendis’ rolüne soyundu. ABD’nin kılcal damarlarındaki ezoterik evanjelist yapıları ve aşırı ırkçı tortuları kaşıyarak, Washington’ı kendi iç hayaletleriyle boğuşmaya mahkûm etti. Burada Rusya’nın kullandığı teknik, İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında Hitler gibi ya da Himmler gibi insanları elemanlamak için Baron von Sobbetendorf’un kurduğu “Thule” cemiyetinin (belki de Alman derin devleti tarafından düşünülen) bir plan dâhilinde kullanılmasını andırmaktadır.

ABD gibi kaynak açlığı çeken bir devi ve onun sonsuz iştaha sahip emlakçı başkanını ancak ve ancak “rant beklentisi” ile bu İran tuzağına çekebilirdiniz. Bu aslında “kısa yoldan zengin olmak isteyenler”in düştüğü tipik bir dolandırıcılık yöntemidir ki, burada ABD somut olarak kar etmiş, yani kâğıt üzerinde ekonomisine katkı yapmış görünse de; elindeki somut güç projeksiyonu aracı olan donanmasını, uçaklarını, mühimmatlarını ve personelinin psikolojisini bu “rant beklentisi şeytanı”na kurban vermiş görünmektedir. ABD’nin içindeki karışıklığı da bu zayıflatma planının bir parçası olarak görebiliriz.  Şimdi, bu ele aldığımız senaryoyu bir adım daha öteye taşırsak; burada ABD’nin zayıflatılması ve belki daha sonra toprakları üzerinde bir kaynak paylaşımı yapılmasının, hatta ABD’nin vergiye bağlanması durumlarının tekrar gündeme geleceği öngörülebilir.

3. ABD-Çin-İran: Yukarıda değindiğim ABD’nin zayıflatılmasına istinaden, elbette böyle bir devi tek bir savaşla yere seremezsiniz. Karşısına kendisi gibi bir güç dikmeniz gerekir ki zaten bu gücün hangi devlet olduğu günümüz jeopolitiğinde açıktır: Çin. Eğer ABD bu haliyle Çin’in karşısına dikilirse çok zorlanacaktır ve hem Çin hem de ABD Tayvan’ın işgali ile başlayacak olan çatışma ortamından olumsuz etkileneceklerdir. Bu okumayı biraz derinleştirdiğimizde şu anda İran merkezli bu kontrollü kaosun aslında hem ABD’yi hem de Çin’i yıpratmaya yönelik bir tuzak olarak da değerlendirebiliriz. Bu çatışma, bu iki devi farklı açılardan etkiliyor. ABD için somut güç projeksiyonu erimesi şeklinde tezahür ederken, Çin için ise durum daha hayati; zira bu çatışma, Pekin’in ‘Bir Kuşak Bir Yol’ rüyasının ana atardamarlarından birine atılmış stratejik bir KAOS düğümüdür.

4. Avrupa-İngiltere-Rusya: Peki, bu okumada kazançlı çıkan ülkeler hangileri dersek de elbette başta Rusya’yı görürüz; ancak bu düz okumanın biraz daha derinine inersek, burada eski iki dev ile göz göze geliriz: Avrupa ve İngiltere. Rusya’nın az önce bahsettiğim “karanlık diplomasi”den ve orada alınan kararlardan haberinin olmadığını ya da olmayacağını beklemek saflık olur. Bir istihbarat devleti gibi yönetilen bu ülke, Trump gibi bir adamı bu “karanlık diplomasi”nin de desteğiyle başa getirerek enteresan bir hamle yapmış gibi görünüyor. Tarih ve politika, çoğunlukla düz okumalara ve “belirli tarafların netliği” gibi göz gezdirmelere maruz kalsa da burada olan; bu bakış açısına meydan okumaktadır: Görünüşe göre Rusya; kapalı kapılar ardında İngiltere ve Avrupa ile bir anlaşmaya oturmuş. Bu üç dev, ABD ile Çin’in yarattığı egemenlik nüfuzundan rahatsız ve bunları bir şekilde ekarte etmenin yolunu kafa kafaya verip tartışmışlar. Bu değerlendirmeden Avrupa’nın Rusya’yı bir tehdit olarak görmediği çıkarımı yapılmamalı; ancak İngiltere’nin Pax Britannica (İngiliz Barışı) ideali, Avrupa’nın Avrupa Birliği ya da Pax Europana ideali ve Rusya’nın Üçüncü Roma idealinin, egemenlik nüfuzu baskısıyla aynı düzlemde buluştuklarını söyleyebiliriz. Karşımızdaki manzara, yüzyıllardır birbirine rakip olan Katolik ve Ortodoks hayaletlerinin, ortak bir istila tehdidine karşı kurduğu bir çıkar ortaklığıdır. Tanıklık ettiğimiz şey, küllerinden doğmaya çalışan modern bir Pax Romana’dan başkası değil. Bu bakış açısından baktığımızda, Avrupa’nın ve İngiltere’nin, süregiden İran Savaşı’na neden sessiz kaldığını veyahut “göstermelik” bir destek verdiğini daha iyi anlayabiliriz.

5. Finans ve Vatikan-İsrail Rekabeti: Avrupa’nın ABD ile (ve tabii İsrail ile!) çekişmesinin başka bir hamlesi olarak; en son Van der Leyen’in sunduğu EU Inc. Projesi örnek gösterilebilir. Burada gördüğümüz şey, Avrupa’nın yeni yatırımcılara hitap edebilmek ve şirketlerini güçlendirmek için bütün Avrupa çapında protokolleri esneterek bir yatırımcı cenneti yaratmayı amaçlayan bir proje. Bu sayede Avrupa, Amerika’nın tarihsel olarak soyunduğu “yatırımcılar için özgürlükler ülkesi” rolüne kendisi soyunmaktadır. Buna bir de Avrupa’nın yeni ticaret rotaları ve Küresel Güney hamlesini eklediğimizde; Avrupa’nın yeni finans merkezi haline gelmeyi umduğu sonucuna varabiliriz. Bu senaryoya elbette Roma’nın tarihi finansörü ve dünyanın en eski bankası olan Vatikan’ı eklemeliyiz. Vatikan’ı birçok bakımdan İsrail’in rakibi olarak görmek mümkündür. Roma’nın İsrail ile yıldızının barışmadığını söylemiştik. Bunun en önemli nedenlerinden biri ise, Roma’nın, özellikle Batı Roma’nın Katolik değerlerini kök değer olarak kabul etmiş olması. Dolayısıyla İsrail ile hem dini hem finansal hem de istihbari anlamda rakipler.

Vatikan, dünyanın en eski bankası olmasının yanı sıra aynı zamanda en eski örgütlü istihbarat sistemlerinden de biridir. Dünyanın hemen her yerinde bulundurduğu kiliseleri ve “günah çıkarma” seansları sayesinde hem insan istihbaratında hem de kurumsal istihbarat konusunda uzmanlaşarak kendine özgü refleksler geliştirmiştir. Dünyanın her tarafından topladığı zenginlikler için kurduğu finansal altyapı ise daha sonra günümüz İsviçre İstihbaratı’nın altyapısına katkı sağlayacak kadar derin bir finansal istihbarat ağı yaratmıştır. Vatikan’ın rakibi Mossad da tıpkı Vatikan gibi köklerini ağ temelli finansal istihbarattan almaktadır; fakat Vatikan’ın aksine Mossad gelişmiş sinyal istihbaratı sayesinde yeni dünyanın dijital köklerine sızmakta ve operasyonlarını hibrit bir şekilde yürütmektedir. Vatikan operasyonlarına “kilisenin güvenliği” şeklinde meşruiyet sağlarken Mossad için her operasyon “Tikkun Olam” (Dünya Restorasyonu) için atılmış bir adımdır.    

6. Yeni Osmanlıcılık ve Bizans vurgusu: Yeni Osmanlıcılığın Türkiye’ye dayatılmasını bu bağlamda okuduğumuzda; burada aslında içinde Yahudiler’in görece rahat bir şekilde hareket edebildiği Bizans İmparatorluğu ya da Doğu Roma’ya gizli bir atıf olduğunu görürüz. Tarihsel olarak Batı Roma ve Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu, birbirinden ayrışarak rakip haline gelmişlerdir. Bu da aslında bir anlamda Türkiye’nin, Atatürk’ün ortaya koyduğu “medeniyetin yüksek formu bugün için batıdadır; dolayısıyla biz yüzümüzü batıya döndük” anlayışına rağmen neden Avrupa tarafından tam olarak kabul görmediğini açıklar. Günümüzde ise bu anlayış; görünürde İsrail karşıtı ancak uygulamada İsrail’e bağımlı bir politika izlenmesinin ve aynı zamanda ülkede “azınlıklar” konusu gündeme getirilerek aktif kiliselerin ve eski kilise yerleşimlerindeki eski “Bizans Halkı”nın geri dönmesinin ve tabii ki Papa’nın tekrar İznik’i ziyaret etmek istemesinin nedenini açıklar.

Sonuçta Osmanlı İmparatorluğu, kendisini Bizans’ın bir devamı olarak görmekteydi, Fatih Sultan Mehmet’in kendisini yeni Kaiser olarak tanıtması ve Osmanlı’nın Avrupa ile olan fırtınalı ancak yoğun ilişkileri de bunu desteklemektedir. (Not düşmek gerekirse, Avrupa içinde de çok bütünlük yoktu, Hanedanlıklar birbirini yemekle meşguldüler.) Dolayısıyla Yeni Osmanlıcılığın mimarlarının Avrupa içinde “Pax Romana”yı arzulayan bahsettiğimiz “Karanlık Diplomasi”nin kendisi olduğunu söyleyebiliriz. Planı onlar çizdi. “Türkiye modern bir ulus devlet olacağına, bizim eski teopolitik sınırımız (Bizans) olsun” dediler. Ama bunu zorla yaptıracak askeri ve ekonomik “kas güçleri” yoktu ve Avrupa Soğuk Savaşın pençesindeydi. Bu tarihlerde “Katolik Roma” idealindeki bu grubun önündeki en büyük hedef; SSCB idi. Onların deyimiyle “Tanrısız Komünist Rusya”nın devrilmesi birincil öncelikteydi. Bu sebeple ABD’nin de desteğiyle bütün Avrupa’da ve Türkiye’de “Gladyo” ve “Stay Behind” hücreleri ve milliyetçi eksende siyasi partiler kuruldu. Bunların da etkisiyle hem Türkiye’de nüfuz arttırmış oldular hem de Rusya’dan Komünizm’i kaldırdılar. SSCB dağıldıktan sonra ise artık bu yapı gözünü yeni ufuklara dikti. Roma’nın eski topraklarını geri almak için kollar sıvandı. Dolayısıyla Soğuk Savaş sırasında edindikleri yeni müttefikleri olan ABD; Türkiye için planlanan “Türkiye modern bir ulus devlet olacağına, bizim eski teopolitik sınırımız (Bizans) olsun” gibi köhne ama derin planı alıp, “Büyük Ortadoğu Projesi” ve “Model Ortaklık” gibi ambalajlarla Türkiye’ye dayattı. ABD, Roma’nın vizyonunu gerçekleştirmek için kendi devasa lojistik ve askeri gücünü kullandı. İsrail ise bu süreçten en “gani gani” yararlanan ülke oldu. Türkiye’nin ulus-devlet reflekslerinden uzaklaşıp bir “Neo-Osmanlı/Bizans” karmaşasına sürüklenmesi, İsrail’in bölgesel güvenliği ve “Vadedilmiş Topraklar” teopolitiği için dikensiz bir gül bahçesi yaratmıştır.

Burada Yunanistan özelinde bir parantez açmak gerekiyor. Yunanistan da tıpkı bize dayatılan “Yeni Osmanlıcılık/Bizans” gibi, “Megali İdea” havucunun peşinden koşuyor. Hatta bu havucun peşinden koşması için bizzat İngiltere tarafından destekleniyor. EYP’ye gönderilen İngiliz anti-terör uzmanı üzerinden bir okuma yaparsak, İngiltere Yunanistan’ı kendi pis işlerinde kullanmak istiyor gibi görünüyor. (Savvas konuya bir de buradan bak istersen) Zira bir Akdeniz Devleti olmayan Yunanistan’ın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile münasebeti olmasının tek nedeni, Kıbrıs’taki İngiliz Üssü’nün güvenliğinin sağlanmasıdır.

7. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet: Aslında Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, tarihsel olarak modern Avrupa ulus devletlerinin izinden gitmiş ve tıpkı onlar gibi eski dünyaya meydan okumuştur. Bu bağlamda Avrupa’nın kültürel ve düşünsel mirasının Anadolu’da devam ettiği söylenebilir. Atatürk’ün hayal ettiği ulus devletteki vatandaşlar; tıpkı Batıdaki çağdaşları gibi mutlu, huzurlu, sağlıklı ve açık fikirli yaşayabilsinler diye istikamet “batı” olarak seçilmiştir. Burada tabii şuna dikkat çekmeliyiz, istikamet batı seçilmiştir (en azından belirli bir seviyeye gelinceye kadar, Atatürk’ün düşlediği sadece bu değildi) ancak bu istikamete yürüme biçimi doğu (ki burada Sovyetler Birliği kast ediliyor) ve batının (ki burada da Avrupa kıtası kast ediliyor, o çağın koşulları nedeniyle bu temel için Fransa biraz daha önde geliyor) bir sentezi olmuştur. Hatta diyebiliriz ki, Atatürk Avrupa’nın ulaşmaya çalıştığı “Aydınlanmacı” vizyonu Türkiye’de başarılı bir şekilde hayata geçirerek Avrupa’nın hem politikalarını hem de gururunu sarsmıştır. Bu da Avrupa’yı değişime zorlayan bir etken olmuştur. İngiltere’de Churchill hükümeti istifa etmek zorunda kalmıştır; Fransa, İtalya gibi ülkeler jeopolitik planlarını revize etmiştir ve Yunanistan’da politik dönüşüm süreci başlamıştır.

Şimdi burayı yukarıdakiyle bağlarsak buradan şu sonuca varabiliriz: Mezardakiler hortladı ve 1648’deki Westphalia Düzenine yeniden meydan okunmaktadır. Bu süreçte, bir dönemin ‘kullanışlı aparatı’ olan Neoliberalizm ve onun saldırgan yüzü Neocon tayfası; misyonlarını tamamladıkları gerekçesiyle bizzat onları yaratan ‘Pax Romana’ muhafazakârları tarafından tasfiye edilmektedir.

Sonuç:

Günümüzde olanlar; tarihin “lineer bir şekilde ilerlediği” şeklindeki görüşe meydan okurcasına; eski çağın hayaletlerini karşımıza dikiyor. 1648’deki Westphalia Antlaşması’na tekrar meydan okunuyor, Pax Brittanica arzusuyla yanıp tutuşan İngiltere, üzerinde tekrar güneş batmamasını diliyor. ABD’nin bir zamanlar yükselen ve yenilikçi gücü, katı bir küresel bir hegemonya iddiasının sonuçlarıyla yüzleşircesine Rusya’nın (ve perde arkasında muhtemelen İngiltere’nin) seçtirttiği bir güç oburuyla erozyona uğratılıyor ve onun karşısında ise bin yılların büyük ejderhası Çin yeni dünya düzeninin yeni hegemonu adayı olarak boy gösteriyor. Güvenliğini bir süreliğine ABD’ye adeta devrederek sosyal anlamda halkını refaha erdiren Avrupa ise; değişen güç dengeleri içinde konumunu yeniden tanımlamaya çalışıyor. Rusya ise bütün bu denklemde enerji kaynaklarını elinde tutması, Çin’e olan komşuluğu ve ABD’nin “eski dünya” anlatısı dolayısıyla rakibi olması nedeniyle kritik bir önemde. Pax Romana bağlamından bakarsak, Rusya-Ukrayna savaşında Ukrayna; bu Roma anlatısına sunulmuş bir kurban olarak okunabilir; zira Ukrayna’nın kurbanlığından hem İngiltere hem Rusya hem de ironik bir şekilde Avrupa yararlanmıştır. Ukrayna üzerinden bütün Avrupa tekrar bir “birlik” olarak görece başarılı bir şekilde konsolide edilmiştir. Bu tablo, Avrupa’nın ‘arka kapı diplomasisi’ masalarında, soğuk bir rasyonaliteyle tasarlanmış stratejik bir mühendislik harikasından başkası değildir.

Vatikan-İsrail hattında ise daha sinsi bir oyunun döndüğünü görüyoruz. İran Savaşı ve “Arz-ı Mevud” gibi bir ideal ile aslında İsrail’in hem itibarı hem de nüfuzu sekteye uğratılıyor, ABD içindeki İsrail lobisinin de zayıflatılması (özellikle savunma sanayinde harcanan büyük meblağlar üzerinden) hedefleniyor. Tabii dünya bu kadar iç içe bir üretim zinciri içerisindeyken bu iddialar ve tasarılar, ana akımda dile getirilemiyor ancak bu anlatı üzerinden okuduğumuzda açıklığa kavuşan çok fazla şey var: Örneğin İngiltere’nin Yunanistan üzerindeki nüfuzunu arttırmak istemesi; Yunanistan’ın İsrail ile kurduğu ilişkiden ve İsrail’in bu ülke üzerinde sahip olduğu nüfuzdan rahatsız olması şeklinde de değerlendirilebilir. Ya da Avrupa ülkelerinin İran savaşına kayıtsız kalması da bu bağlamda okunabilir. Hatta Hindistan’ın (eski bir İngiliz sömürgesi olduğunu hatırlayarak) Yunanistan gibi ülkeler için alternatif bir sanayi ortağı olarak ortaya konulması bile bu bağlamda yerine oturtulabilir.

ABD’nin ise durgunluk emareleri gösterdiğini ve “Batı” ittifakından egemenlik nüfuzu baskısıyla dışlanmaya başladığını; Avrupa’da yapılan askeri tatbikatların ikircikli doğalarından (ABD olmadan yapılan tatbikatlar), Trump’ın “NATO bitmiştir” çıkışından (ki zaten 1992’de bitmiş olmalıydı, neden uzadı? Çünkü Sovyetlere karşı kurulmuş bu yapı, aslında hem nükleer mutabakat için anlamlıydı hem de karanlık tüccarlara (Avrupa ve ABD/İsrail) koruma sağlamaktaydı), Five Eyes üyesi olan ve ABD ile organik sanayi bağları olan Kanada gibi bir devletin kendi verilerini “millileştirme” kararı almasından (ki bu ABD’nin Arktik bölgesinde “kör” olması anlamına da geliyor), ABD’nin içerisinde büyük ideolojik kırılmalar yaşanmasından ve doların yerine yeni bir alternatif (Bitcoin gibi dijital alternatifler) aranmasından hissedebiliriz. Ayrıca ABD’nin Grönland çıkışının hemen ardından İran Savaşı’nın patlak vermesi de manidardır.

Atlantikçi ittifakın sonu geliyor gibi görünüyor ve eski dünyanın bekçileri, “Pax Romana” çatısı altında el sıkıştı. Roma’nın yolları, en azından şimdilik Avrupa için bir kilit taşı olmuş görünüyor.

Türkiye’ye gelirsek durumun iç açıcı olmadığını zaten yukarıda anlattım. Atatürk’ün Aydınlanmacı Avrupa’nın ve Devletçi Rusya’nın yaklaşımlarını birleştiren ve daha sonra Kadro Hareketince fikirsel bir temele oturtulmaya çalışan yaklaşımının; özellikle Atlantikçi tayfa tarafından tasfiye edilip yerine “Yeni Osmanlı/Bizans” ideasını koymak için çabalamaları, Türkiye’yi günümüz jeopolitiğinde bir “kör nokta”ya yerleştirmekte ve bize ne diplomatik ne de askeri alanda bir hareket imkânı bırakmamaktadır. Normalde “orta güç” kategorisinde ilerlemekte olan çağdaş bir ulus devlet iken, şimdi düştüğümüz hal resmen Atlantikçiliğin ve Avrupa’nın ileri karakolluğunu yapmak olmuştur. Yukarıda da değindiğim “Atlantik ittifakı”nın çatırdaması sebebiyle bu durum bizi daha da geriye çekme ihtimali barındırmaktadır ve hatta biz bir kere daha bekamızı savunmak durumunda kalabiliriz. Ancak artık askeri bir beka savunmasına ek olarak daha küresel, daha lobici bir zihniyetle savunma yapmamız gerekir; çünkü hem yurt dışına giden nitelikli ve Atatürk İlkeleri’ne gönülden ve fikir olarak bağlı insan sayımız fazladır hem de artık savaşların doğası daha ilişkisel yürümektedir.

Dünya bugün sadece askeri ve finansal bir hesaplaşmanın değil, bizzat “insan olma” ve “bir arada yaşama” iradesinin sınavından geçmektedir. Bu labirentten çıkışın anahtarı ise bir tarafın mutlak galibiyetinde ya da kadim coğrafyaların kanla yeniden çizilmesinde olmasa gerektir. Türkiye’nin bu süreçteki duruşu, bir yayılmacılık ya da “Pax Turca” hayali değil; Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” prensibiyle mühürlenmiş, egemenlik haklarına karşılıklı saygı temelli bir istikrar arayışıdır. Bizim ne Rusya’nın tarihsel derinliğiyle ne de İngiltere’nin stratejik aklıyla bir varoluşsal kavgamız vardır; aksine, bu güçlerin zamanının Sol Invictus’u (Latince: Yenilmez Güneş) olan Atatürk’ün izinde, aydınlanmacı akıl ve kadim bilgelikten beslenen yeni medeniyet arayışı”na verecekleri destek, kendi geleceklerinin de teminatı olacaktır.

Dünya yeni bir yol ayrımının eşiğinde ve bu noktada kaostan düzen çıkarmanın yolu; eski dünyanın o derin tarihsel/kültürel hafızası ile Westphalia’nın rasyonel hukuk düzenini sentezleyerek, üzerine çağın gerekliliklerini ekleyen yeni bir medeniyet tasarımı ortaya koymaktır. Bu tasarımın kök hücreleri ise bizzat Atatürk’ün aydınlanmacı değerlerinde mevcuttur. Avrupa’nın bu vizyonu ‘kendi mirasının doğudaki en modern ve başarılı kalesi’ olarak kabullenmesi; Türkiye’nin ise bir ‘ileri karakol’ kompleksinden sıyrılıp Türk Dünyası ile Avrupa arasında stratejik ve insani bir köprü olması, bu sentezin anahtarıdır. Nükleer tehditlerin, iklim krizinin ve kontrolsüz teknolojik rekabetin kıskacındaki insanlık için; akıl, bilim ve kadim bilgeliğin bu yeni harmanı, belki de umudumuzu tazeleyecek ve hepimizi kurtaracak tek gerçek kilit taşıdır.

Fiat Rosa.