Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE
LINKEDIN
Share

KARADENİZ’İN İKİ ÇAĞI: KIRIM SAVAŞI’NDAN UKRAYNA GÖNÜLLÜLER KOALİSYONU’NA BATI’NIN DEĞİŞMEYEN STRATEJİK HATTI

Giriş: Aynı Deniz, Aynı Hedef, Farklı Yüzyıl

Karadeniz, askeri güvenlik boyutunun ötesinde, küresel enerji ve ticaret dengelerinin de kilit kavşağında yer almaktadır. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom BARRACK’ın yakın dönemde vurguladığı gibi, Hazar Denizi’nden Akdeniz’e uzanan kesintisiz bir enerji koridoru fikri, bölgesel enerji sorunlarının çözümünde stratejik bir anahtar olarak değerlendirilmektedir.

Bu perspektifte Karadeniz, sadece Hazar ve Orta Asya enerji kaynaklarının Avrupa’ya aktarımında bir geçiş noktası değil, aynı zamanda Çin ile Avrupa Birliği arasındaki ticaret koridorlarının da üzerinden geçtiği stratejik bir hattır. İran ve Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeler göz önüne alındığında, Karadeniz’in enerji denklemindeki yeri her zamankinden daha kritik bir hal almıştır.

Bu bağlamda, Fransa ve İngiltere liderliğinde kurulan Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu Deniz Unsur Komutanlığı (Maritime Component Command – MCC) , Karadeniz’in güvenlik mimarisinde yeni bir dönemin habercisi olmuştur. Olası bir ateşkes sonrasında Ukrayna’nın Karadeniz’deki güvenliğini garanti altına almak, tahıl koridorunu korumak ve Rusya’nın yeni bir saldırganlığını caydırmak amacıyla oluşturulan bu yapının karargâhı, dikkat çekici bir şekilde Türkiye’de konuşlandırılmıştır.  Bu, sıradan bir askeri yapılanmanın çok ötesinde bir anlam taşımaktadır. Bu gelişme, neredeyse iki asra yakın bir süreyi kapsayan derin bir jeopolitik sürekliliğin belki de en güncel yansımasıdır.

Bu sürekliliğin başlangıç noktasına, 1853 yılına, Kırım Savaşı’nın öncesine gitmek gerekiyor. O dönemde de tıpkı bugün olduğu gibi, Rusya’nın Karadeniz’deki etkisini kısıtlamak maksadıyla dönemin hâkim Batı devletleri Fransa ve İngiltere aynı safta yer almış, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü ve bölgedeki dengeleri korumak için askeri bir müdahalede bulunmuştu.

Kırım Savaşı döneminde Batı dünyasının liderliğini İngiltere ve Fransa üstlenirken, günümüzün jeopolitik realitesinde bu rolün tartışmasız sahibi Amerika Birleşik Devletleri‘dir. Dolayısıyla, Karadeniz’de inşa edilen yeni askeri mimariyi sadece Londra ve Paris üzerinden okumak, Washington’un bölgedeki belirleyici etkisini ve NATO’nun kurumsal ağırlığını görmezden gelmek olur. Tarihsel süreklilik, aktörlerin kimliğinden çok, Batı ittifakının Rusya’nın Karadeniz’deki yayılmacılığını dengeleme refleksinde aranmalıdır.

Bu makale, 1853-1856 Kırım Savaşı ile 2022’de başlayan ve halen devam eden Rusya-Ukrayna savaşı arasında, özellikle Fransa-İngiltere ve onların günümüzdeki ikamesi ABD ekseninin Karadeniz politikasındaki stratejik devamlılığını tarihsel arka planıyla birlikte incelemektedir.

Birinci Perde: Kırım Savaşı – Modern Çağın İlk “Koalisyonu”

  1. Savaşın Sebepleri: Osmanlı Devleti’nin Paylaşılamayan Mirası

19’uncu yüzyılın ortalarında, Çarlık Rusyası, Çar I. Nikolay liderliğinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine karışarak Türk Boğazları üzerinde kontrol kurmayı ve Akdeniz’e inmeyi hedefliyordu. Rusya’nın Ortodoks tebaayı koruma bahanesiyle Osmanlı topraklarındaki Hristiyanlar üzerinde himaye iddiası, İngiltere ve Fransa için kabul edilemez bir tehditti.

  • İngiltere için Kırım Savaşı’nın en kritik nedeni, Rusya’nın Türk Boğazları üzerinden Akdeniz’e çıkmasını engellemek ve Doğu Akdeniz’deki mevcut deniz üstünlüğünü korumaktı. İngiliz devlet aklı, Çarlık Rusyası’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasından istifade ederek Akdeniz’de bir donanma konuşlandırmasını, Britanya’nın Malta, İyon Adaları ve Cebelitarık’tan oluşan Akdeniz ada zincirine doğrudan bir tehdit olarak görüyordu. Ayrıca, Rusya’nın Doğu Akdeniz’e yerleşmesi, ileride Hint Okyanusu’ndaki İngiliz hâkimiyetini de dolaylı olarak tehdit edebilecek stratejik bir domino etkisi yaratacaktı. (Not: Süveyş Kanalı henüz açılmamıştı; Hindistan’a giden asıl rota Ümit Burnu üzerindeydi) .
  • Fransa’nın Kaygısı: İmparatorluğunu henüz ilan etmiş  III. Napolyon, içeride meşruiyetini pekiştirmek ve 1815 Viyana Konferansı ile kaybettiği Avrupa sahnesindeki birincil güç statüsünü yeniden kazanmak için bir dış politik başarıya ihtiyaç duyuyordu. Aynı zamanda Kutsal Topraklar’daki Katolik haklarını koruma mücadelesi, Rusya’nın Ortodoks himayesine doğrudan bir meydan okumaydı.
  1. Müttefiklerin Stratejisi ve Karadeniz Harekâtı

Osmanlı Devleti’nin 1853’te Sinop Baskını’nda Rus donanması karşısında ağır bir yenilgi alması, Batılı güçleri doğrudan müdahaleye itti. Mart 1854’te Fransa ve İngiltere, Osmanlı Devleti’nin yanında savaşa resmen girdi. Müttefik stratejisinin kalbi Karadeniz’di. Amaçları, Rus donanmasını etkisiz hale getirerek Kırım Yarımadası’na çıkarma yapmak ve Sivastopol’u (Rusya’nın Karadeniz filosunun üssü) düşürmekti.

Kırım Savaşı (1853-1856), buharlı gücün büyük çaplı bir deniz savaşında ilk kez belirleyici rol oynadığı çatışmadır. Müttefik donanması (İngiltere, Fransa ve Osmanlı), Rusya’nın Karadeniz Filosu karşısında teknolojik ve taktik üstünlük kurdu.

Savaşın başında Rus donanması, Sinop’ta Osmanlı filosunu yok etmişti. Ancak bu, Rusların son büyük zaferi oldu. İngiliz-Fransız filolarının Karadeniz’e girmesiyle birlikte Rus gemileri limanlarına çekilmek zorunda kaldı. Müttefikler, Karadeniz’de tartışmasız deniz kontrolü sağladı.

Müttefiklerin buharlı ve zırhlı gemileri, Rusların ağırlıklı olarak kullandığı yelkenli gemilere göre rüzgâra bağımlı değildi. Bu sayede düşman limanlarını abluka altına alabildiler, istedikleri an manevra yapabildiler ve lojistik ikmal hatlarını kesintisiz sürdürebildiler.

Bu üstünlük sayesinde müttefikler, Sivastopol’a uzun süreli bir abluka uygulayabildiler. Rusya’ya asker ve malzeme takviyesini engellendi ve Kırım Yarımadası’na yapılan çıkarma savaşın kaderini belirledi.

Kısacası: Kırım Savaşı, yelkenli çağının sonunu, buharlı zırhlı çağının başlangıcını işaret etti ve müttefik donanmasının bu teknolojik sıçramayı ilk kez sahada kullanarak Karadeniz’de mutlak hâkimiyet kurmasıyla sonuçlandı.

Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında Osmanlı Devleti (bugünkü Türkiye), İngiliz ve Fransız ordularının lojistik üssü ve cephe gerisi konumundaydı; İngiliz ve Fransız kuvvetleri İstanbul ve çevresinde, özellikle Üsküdar’daki Selimiye Kışlası’nda konuşlandı ve bölge, müttefik kuvvetlerin ikmal, sağlık ve komuta merkezi olarak işlev gördü. Bu durum, bugün Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu Deniz Unsur Komutanlığı karargâhının Türkiye’de kurulmasıyla açık bir tarihsel paralellik göstermektedir: tıpkı 1850’lerde olduğu gibi, Türkiye yine bir Batı koalisyonunun Karadeniz’e yönelik askeri yapılanmasında ev sahibi ve lojistik üs rolünü üstlenme durumuyla karşı karşıya bırakılmaktadır.

  1. Sonuçları: Paris Antlaşması ve Karadeniz’in Tarafsızlaştırılması

Müttefiklerin zaferiyle 1856’da imzalanan Paris Antlaşması, Karadeniz’in statüsünü kökten değiştirdi. Antlaşmanın en kritik maddeleri şunlardı:

o    Türk Boğazları, Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinde kalmaya devam etti. Ancak savaş zamanı tüm devletlerin savaş gemilerine kapalı, ticaret gemilerine açık olması ilkesi sürdürüldü.

o    Antlaşmaya göre Karadeniz tarafsız hale getirilerek, kıyıdaş devletler (Osmanlı ve Rusya) dâhil olmak üzere tüm devletlerin Karadeniz’de tersane kurmaları, savaş gemisi bulundurmaları veya inşa etmeleri yasaklandı.

o    Rusya’nın Akdeniz’e inmesini engellemek ve Karadeniz’i bir “Türk-Rus iç denizi” olmaktan çıkarıp, Rusya’nın bölgedeki tehdidini bertaraf etmek hedeflendi.

o    Bu düzenlemelerle Rusya, Karadeniz’de savunmasız bırakılırken Osmanlı Devleti, Boğazlar üzerindeki haklarını Avrupa devletlerinin garantörlüğü altında sürdürmüştür.

o    Bu antlaşma, Osmanlı Devleti’ni ilk defa bir Avrupa devleti sayarak toprak bütünlüğünü Avrupa garantisine alsa da, Karadeniz’deki kısıtlamalar Osmanlı’nın kendi ülkesinde tam egemenlik haklarını sınırlamıştır.

o    Bu düzen, Rusya’nın Karadeniz’deki askeri varlığını neredeyse sıfırladı. Ancak Rusya, bu hükmü 1871’de Londra Konferansı ile tek taraflı olarak feshetti. Bu durum, bölgede sağlanan istikrarın ne kadar kırılgan olduğunu gösteren ilk işaretti.

II. İkinci Perde: Günümüz – Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu ve NATO’nun Yeni Yapılanması

  1. Tarihin Tekerrürü: Benzer Jeopolitik Denklem

2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi ve 2014’te Kırım’ı ilhakı, Karadeniz’i yeniden büyük güç rekabetinin merkezine oturttu. Rusya, Sivastopol’u yeniden güçlü bir deniz üssüne dönüştürdü, Karadeniz Filosu’nu modernize etti ve Ukrayna’nın güney kıyılarını işgal ederek Azak Denizi’ni fiilen kontrolü altına aldı.

Batı’nın bu tehdide yanıtı, tıpkı 1850’lerde olduğu gibi, Fransa ve İngiltere liderliğinde bir koalisyon kurmak oldu. Ancak bu kez doğrudan savaş ilanı yerine, Ukrayna’ya askeri yardım, eğitim ve istihbarat desteği veren, daha dolaylı bir yapı söz konusu.

  1. NATO Dışı Yeni Yapılanmalar: 

a. Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu Deniz Unsur Komutanlığı (MCC)

Milli Savunma Bakanlığı’nın 28 Mart 2026’da sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “MNF-U (Çok Uluslu Kuvvet – Ukrayna) Operasyonel Karargâhı Komutanı Tümgeneral Jean-Pierre FAGUE ve Komutan Yardımcısı Tümgeneral Richard Stewart Charles BELL ile beraberindeki heyet tarafından, Anadolukavağı/Beykoz’da konuşlanması planlanan Deniz Unsur Komutanlığı’na ziyaret gerçekleştirilmiştir” ifadeleri yer almıştır.

İstanbul’da kurulması planlanan bu yeni komutanlığın temel görevi, çok uluslu bir mekanizma ile Karadeniz’de seyrüsefer güvenliğini korumak ve savaşı sonlandıracak anlaşma ile öngörülen düzenin işlemesini sağlamak olarak belirtilmektedir.

Deniz Unsur Komutanlığı’nın Türkiye’de konuşlanması, geçmiş ile bugün arasındaki tarihsel bağlantının en güçlü düğüm noktasını oluşturmaktadır. Tıpkı 1853’te olduğu gibi, Türkiye (o zamanki Osmanlı Devleti) lojistik üs ve komuta merkezi olarak seçilmiştir. Bunun temel nedenleri şunlardır:

  • Türkiye, Montrö Sözleşmesi’nin kurduğu geçiş rejiminin anahtarını 90 yıldır elinde tutmaktadır.
  • Karadeniz’e kıyıdaş en güçlü NATO müttefikidir.
  • Savaş boyunca hem Ukrayna hem de Rusya ile dengeli bir diplomasi yürütmüştür.

Kamuoyuna yapılan bilgilendirmelerde, tüm planların Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin hukuki çerçevesine dayandırıldığı defaten vurgulanmış; görevde kullanılacak gemilerin sadece Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler (Türkiye, Romanya, Bulgaristan) tarafından sağlanacağı ifade edilmiştir. Zira 1936 Montrö Sözleşmesi, Türk Boğazları’nın statüsünü Türkiye’nin egemenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak düzenlemiş; savaş zamanında kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemilerinin geçişini ağır kısıtlamalara tabi tutmuştur. Bu nedenle Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelerin (Fransa ve İngiltere’nin) savaş gemilerinin bölgeye uzun süreli konuşlandırılması mümkün değildir. Bu nedenle koalisyonun deniz unsurlarının, kıyıdaş NATO ülkeleri olan Türkiye, Romanya ve Bulgaristan tarafından sağlanması beklenmektedir.

Bu yönüyle MCC, kıyıdaş olmayan ülkelerin doğrudan askeri varlığını engelleyen Montrö’nün hassasiyetlerine uygun, ancak Batı ittifakının bölgedeki etkisini artırabilecek hibrit bir yapı niteliği taşımaktadır.

b. Karadeniz Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu

MCM Black Sea, 11 Ocak 2024’te İstanbul’da Türkiye, Bulgaristan ve Romanya arasında imzalanan üçlü bir mutabakat muhtırası ile tesis edilmiştir. NATO’nun resmi bir görev gücü olmamakla birlikte, üç ülkenin de NATO üyesi olması, yapının NATO standartlarına ve prosedürlerine uygun olarak işlemesini sağlamaktadır.

Rusya-Ukrayna savaşı boyunca Karadeniz’e yayılan ve özellikle Ukrayna kıyılarından sürüklenen mayınların, bölgedeki ticari gemiler ve enerji altyapıları için oluşturduğu ciddi tehdide karşı ortak bir müdahale mekanizması oluşturmaktır. Görev grubu, mayın avlama gemileri, insansız su altı araçları ve karakol gemileri ile düzenli tarama faaliyetleri yürütmektedir.

Görev grubunun komutası, altışar aylık periyotlarla dönüşümlü olarak üç ülke tarafından üstlenilmektedir. 1 Ocak – 30 Haziran 2026 döneminde komuta Türkiye’dedir. Yılın ikinci yarısında komuta görevinin Bulgaristan tarafından üstlenileceği kaynaklarda yer almaktadır.

MCM Black Sea, Montrö Sözleşmesi’nin “Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemilerinin geçişini sınırlandırma” hükmünü ihlal etmemektedir. Zira görev grubu sadece kıyıdaş ülkelerin gemilerinden oluşmakta ve operasyonlarını tamamen kıyıdaş ülkelerin sorumluluğunda yürütmektedir. Bu yönüyle MCM Black Sea, Montrö’nün özüne aykırı düşmeden, bölgesel güvenlik işbirliğini geliştiren bir model olarak öne çıkmaktadır.

MCM Black Sea’nin etkinliği, üç ülkenin yeterli mayın avlama gemisi ve insansız sistem tedarik edip edemeyeceğine bağlıdır. Ayrıca, yapının NATO dışında kalması, gerektiğinde hızlı karar alma ve kriz yönetimi konularında sınırlılıklar yaratabilir. Bununla birlikte, MCM Black Sea’nin varlığı bile, Türkiye’nin bölgesel liderlik vizyonunun ve Montrö’ye bağlılığının önemli bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

(Black Sea Mine Countermeasures Task Group_MCM Black Sea): Türkiye, Bulgaristan ve Romanya tarafından kurulan, NATO’nun doğrudan komutası altında olmayan bölgesel bir görev grubudur. Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Karadeniz’de sürüklenen mayınları etkisiz hale getirmek ve deniz trafiği güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturulan yapının komutası, altışar aylık rotasyonlarla üç ülke arasında dönüşümlü olarak yürütülmektedir.

Bu inisiyatif, Karadeniz’de Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin hassasiyetlerine uygun şekilde güvenlik sağlayan, NATO üyesi üç ülkenin bölgesel işbirliği çerçevesinde kurduğu bağımsız bir görev grubu olması bakımından büyük önem taşımaktadır.

Komuta şu anda Türkiye’dedir. Ancak bu durum Karadeniz’e mücavir bir alanda doğrudan NATO bayrağı altında olmasa da NATO ile ilintili olduğu düşünülen bir yapı (NATO-lite) olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

  1. NATO Kapsamındaki Yapılanmalar:

Tarihsel paralelliği kuvvetlendiren bir diğer unsur da NATO’nun ve bölgesel aktörlerin son dönemde hayata geçirdiği yeni teşkilat yapılarından olan ve aynı kararla teşkilatlandırılmış beş deniz görev kuvvetinden birisi olan NATO Karadeniz Birleşik Görev Gücü’dür(CTF-Black Sea). NATO’nun Karadeniz bölgesindeki güvenlik ve istikrarı sağlamak amacıyla oluşturulduğu belirtilmektedir.

CTF-Black Sea’nin bir NATO görev gücü olarak kurulması, bu noktada belirleyicidir. Görev gücünün komutası Türkiye’de olsa da, NATO’nun en büyük askeri ve siyasi ağırlığını ABD oluşturmaktadır. Dolayısıyla, Karadeniz’deki yeni mimariyi yalnızca İngiltere ve Fransa’nın Gönüllüler Koalisyonu üzerinden değerlendirmek, ABD’nin bölgeye yönelik stratejik hedeflerini ve Montrö’nün esnetilmesi konusunda Washington’dan gelebilecek olası baskıları analiz dışı bırakacaktır. ABD’nin Karadeniz’e doğrudan askerî müdahalesi Montrö nedeniyle sınırlı olsa da, istihbarat, lojistik, askeri, enerji, finansal ve siyasi baskı mekanizmalarıyla bölgedeki en etkili aktör olduğu unutulmamalıdır. Teşkil edilen diğer dört görev kuvvet ile (Atlantik, Kuzey Denizi, Baltık Deniz ve Akdeniz) birlikte bakıldığında NATO’nun açık ya da örtülü amaçlarını tahmin etmek güç olmayacaktır.

CTF-Black Sea’nin komutası “Bölgesel Sahiplik” ilkesi gereği ilk etapta Türkiye’ye verilmiştir. 2028 yılına kadar Türkiye’nin yürüteceği komuta görevi, bu tarihten sonra Romanya ve Bulgaristan arasında dönüşümlü olarak devam edeceği MSB tarafından belirtilmiştir.

Görev gücünün karargâhı, İstanbul Beykoz’da bulunan Anadolukavağı’nda İstanbul Boğaz Komutanlığı kışlasında konuşlandırılacağı bilgisi açık kaynakta yer alan bilgilerden anlaşılmaktadır. Karargâhın fiziki olarak Türkiye’de yer alması kararı ise makalenin yola çıkış noktasındaki arayışlarla örtüşmektedir.

CTF-Black Sea, Karadeniz’deki mevcut durum, riskler ve tehditler ile Türk Deniz Kuvvetlerinin bölgedeki faaliyetlerini koordine edecektir. Görev gücü, NATO’nun Karadeniz’e yönelik askeri planlamasının merkezinde yer almaktadır ve bölgedeki müttefik varlığının sürekliliğini garanti edecektir. Bu durum, Batı ittifakının Karadeniz’e kurumsal olarak geri dönüşünün somut bir göstergesidir.

CTF deniz platformlarına ilişkin detay verilmemiştir. Ancak MCM Grubunda olduğu gibi Türkiye, Romanya ve Bulgaristan tarafından firkateyn/korvet tipi gemilerden teşkil edilmesi beklenmelidir. 2026 yılı itibarıyla Romanya ve Bulgaristan donanmalarına detaylıca bakıldığında gerek nicelik gerekse nitelik bakımından günümüz NATO standartlarının gerisinde, kısmen Sovyet dönemine dayanan oldukça yetersiz bir deniz gücü göze çarpmaktadır.

Söz konusu nicel ve nitel yetersizlik, Türkiye’den CTF’e daha fazla gayret tahsis etmesine yol açma potansiyeline sahiptir. Son derece sorunlu Ege ve Akdeniz jeopolitik gerilimlerinin yaşandığı bir konjonktürde, eşzamanlı krizlerde Türk Deniz Kuvvetleri’nin kuvvet tahsisi ve önceliklendirme konusunda zaman zaman zorlanması beklenebilir.

Bu durum, Montrö rejimini örtülü ya da açıktan esnetme yanlısı olan tarafların, sözleşme şartlarının daha geniş yorumlanması yönündeki taleplerini gündeme getirmesi için bir fırsat yaratabileceği gibi, kıyıdaş olmayan ülkelerin savaş gemilerinin de harekât ihtiyaçları gerekçe gösterilerek CTF-Black Sea’ye dâhil edilmesi yönünde siyasi ve diplomatik baskılara yol açabileceğini düşündürmektedir.

III. Tarihsel Arka Plan

Bu üç yapı (Koalisyon Deniz Unsur Komutanlığı, CTF-Black Sea, MCM Black Sea) bir arada düşünüldüğünde, Karadeniz’de 1856 Paris Antlaşması’ndan bu yana en kapsamlı askeri mimari inşa edilmektedir. Şöyle ki;

Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu Deniz Unsur Komutanlığı, NATO CTF-Black Sea ve MCM Black Sea’nin neredeyse eş zamanlı olarak kurulması ve faaliyete geçirilmesi, Karadeniz’in jeopolitik tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu üç yapıyı bir arada değerlendirdiğimizde, ortaya çıkan tablo, 1856 Paris Antlaşması’ndan bu yana bölgede inşa edilen en kapsamlı, en katmanlı ve en kurumsal askeri mimaridir.

Bu iddiayı anlamak için, 1856’dan bugüne Karadeniz’deki güvenlik mimarilerinin evrimini ve bu üç yapının her birinin oynadığı benzersiz rolü detaylıca incelemek gerekiyor.

  1. 1856’dan 2022’ye Karadeniz’de Askeri Mimarinin Evrimi

Karadeniz’deki askeri mimari, 1856 Paris Antlaşması’ndan günümüze dalgalı bir seyir izlemiştir. Bu seyir üç ana dönem halinde ele alınabilir:

Dönem 1: 1856-1936 – Askerden Arındırma ve Belirsizlik:

  • 1856 Paris Antlaşması: Karadeniz tamamen askerden arındırıldı. Ne Rusya ne de Osmanlı Devleti donanma bulunduramazdı. Bu, bölgedeki tüm askeri varlığı sıfırlayan radikal bir düzenlemeydi.
  • 1871 Londra Konferansı: Rusya, Fransa’nın yenilgisinden yararlanarak askerden arındırma hükmünü tek taraflı feshetti. Karadeniz’e yeniden donanma sokma hakkını elde etti. Ancak bu, yeni bir mimari inşa etmekten çok, eski yasağın kaldırılmasıydı.
  • Bu dönemde bölgede kurumsal bir işbirliği veya ortak askeri yapı yoktu. Karadeniz, büyük güçlerin rekabet alanı olarak kaldı.

Dönem 2: 1936-2004 – Montrö Düzeni ve Soğuk Savaş

  • 1936 Montrö Sözleşmesi: Türkiye’nin girişimiyle imzalanan bu sözleşme, bugün hâlâ yürürlükte olan geçiş rejimini getirmiştir. Türkiye açısından Montrö, sadece bir deniz trafik düzenlemesi değil, aynı zamanda egemenlik haklarının ve bölgesel güvenliğin temel dayanağıdır. Sözleşme, Türkiye’ye Boğazlar üzerinde tam kontrol yetkisi vermekte, barış ve savaş zamanlarında geçiş rejimini düzenlemekte ve Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemilerinin geçişini sınırlandırmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki Montrö, bir güvenlik mimarisi değil, bir geçiş rejimidir. Karadeniz’de ne tür bir askeri yapının bulunacağına, hangi ittifakların bölgede kalıcı varlık kuracağına dair kapsamlı bir çerçeve çizmez. Bu boşluk, Türkiye’ye hem stratejik manevra alanı hem de sorumluluk yüklemiştir.

Soğuk Savaş Dönemi (1945-1991): Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılmasıyla birlikte, Montrö rejimi ile NATO üyeliği arasında stratejik bir denge kurma ihtiyacı doğmuştur. Ancak Türkiye, NATO’nun Karadeniz’de kalıcı bir askeri varlık kurmasını hiçbir zaman istememiştir. Aksine, Montrö’nün kendisine tanıdığı yetkileri –Boğazlar üzerinde tam kontrol, kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemilerinin geçişini sınırlandırma hakkı– titizlikle korumayı ve Karadeniz’i büyük güç rekabetinden uzak tutmayı hedeflemiştir. Türkiye için Montrö, yalnızca bir geçiş rejimi değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği’ne karşı egemenliğini koruduğu hukuki bir kalkan ve NATO’nun bölgede kalıcı bir varlık oluşturmasını engelleyen diplomatik bir enstrümandır.

Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemindeki stratejisi şu iki temel ilkeye dayanıyordu:

o Sovyetlere karşı: Montrö’nün sağladığı hukuki kalkanla egemenliğini korumak.

o NATO müttefiklerine karşı: Montrö hükümlerini hatırlatarak onların Karadeniz’de kalıcı varlık kurmasını engellemek.

Yani Türkiye, Montrö’yü sadece Sovyetlere karşı değil, aynı zamanda müttefiklerine karşı da bir koruma kalkanı olarak kullanmıştır. Bu denge politikası, Türkiye’nin Soğuk Savaş boyunca Karadeniz’deki stratejik otonomisini korumasının temel dayanağı olmuştur.

Soğuk Savaş Sonrası (1991-2004): Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte Karadeniz’de yeni bir belirsizlik dönemi başlamıştır. Rusya görece zayıflamış, bölgedeki Sovyet egemenliği ortadan kalkmış, ancak yerine henüz kalıcı bir güvenlik mimarisi kurulamamıştır. Batı’da yaygın olan “Karadeniz’de güvenlik boşluğu oluştu” şeklindeki algıya karşın, bu durum aslında Türkiye’nin tek başına devreye girmesine ve kendi öncülüğünde bölgesel güvenlik inisiyatiflerini hayata geçirmesine zemin hazırlamıştır.

Türkiye, bu fırsat dönemini iyi değerlendirerek, Montrö Sözleşmesi’nin kendisine tanıdığı yetkileri aktif şekilde kullanmış ve Karadeniz’de fiili bir güvenlik aktörü haline gelmiştir. Bu girişimler, Türkiye’nin sadece Montrö’nün “koruyucusu” değil, aynı zamanda “işleticisi” ve “geliştiricisi” olduğunu göstermiştir.

Türkiye’nin bu dönemdeki stratejik hedefi açıktı: Karadeniz’de oluşan güvenlik boşluğunu, NATO’yu veya kıyıdaş olmayan büyük güçleri bölgeye davet etmeden, kendi inisiyatifiyle ve kıyıdaş ülkelerin işbirliğiyle doldurmak. Bu yaklaşım, Montrö’nün ruhuna tamamen uygun olduğu gibi, Türkiye’nin bölgesel liderlik vizyonunun da somut bir yansımasıydı.

Dönem 3: 2004-2014 – Türkiye’nin Bölgesel Girişimleri: Blackseafor ve Karadeniz Uyumu Harekâtı

Bu dönem, Karadeniz’in askeri mimari açısından en önemli dönemidir. Türkiye, NATO’nun bölgede kalıcı bir yapı kurmadığı, Rusya’nın ise 1990’lardaki zayıflığını toparlamaya başladığı bir ortamda iki önemli bölgesel inisiyatifi hayata geçirdi.

1. Blackseafor (Karadeniz Deniz Görev Gücü) – 2001’de kuruldu, 2004’te faaliyete geçti:

Türkiye (lider), Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya, Gürcistan’ın katılımıyla kurulan NATO dışı bir yapı ve tüm kıyıdaş ülkeleri kapsayan bölgesel bir dostluk ve işbirliği görev gücü olarak kuruldu.

Arama kurtarma, mayın temizliği, çevre koruma, insani yardım ve barışı destekleme operasyonları temel misyon olarak belirlendi. Doğrudan bir potansiyel muhasıma karşı olmayıp, bölgesel işbirliğine dayalı bir yapı olarak kurgulandı. 2004-2014 arasında düzenli tatbikatlar yapıldı, kıyıdaş ülkeler arasında askeri diyalog ve güven artırıcı önlemler sağlandı. Rusya da bu yapının içinde yer aldı. BLACKSEAFOR, kapsamlı bir güvenlik mimarisinden çok, bir güven artırıcı ve işbirliği platformuydu. Dönemsel aktivasyonlarla faaliyetler icra edildi.

Bu harekât Deniz Kuvvetlerinin resmi internet sayfasında hâlihazırda devam eden faaliyetler arasında bulunmamaktadır.

2. Karadeniz Uyumu Harekâtı (Black Sea Harmony) – 2004’te başlatıldı:

Türkiye’nin tek taraflı olarak başlattığı, daha sonra diğer kıyıdaşların da katılabildiği bir deniz güvenliği operasyonudur. Bu Harekâtın başlıca amaçları, BM Güvenlik Konseyinin 11 Eylül sonrasında terörizmi caydırmaya yönelik küresel çabaları teşvik etmeye ilişkin kararlarının uygulanması, Karadeniz’in deniz sahasında olası asimetrik risk ve tehditlerin caydırılması, kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi, kaçakçılık ve yasadışı faaliyetleri engellemek ve NATO’nun Akdeniz’de yürüttüğü Etkin Çaba Harekatıyla işbirliği sağlanması olarak belirlenmiştir.

Söz konusu Harekât çerçevesinde, Türkiye karasularında seyreden gemileri sorgulama, şüpheli gemileri tanımlama ve isteğe bağlı olarak gemiye çıkma gibi faaliyetlerde bulunmaya izin verilmiş ve edinilen bilgiler NATO makamlarıyla paylaşılmıştır.

Türkiye, bu harekâtla Karadeniz’de fiili bir güvenlik operasyonu yürüten ilk kıyıdaş ülke olmuştur. Harekât, daha sonra Rusya, Gürcistan, Romanya, Bulgaristan ve Ukrayna tarafından da desteklenmiştir.

Bu harekât Deniz Kuvvetlerinin resmi internet sayfasında halihazırda devam ediyor olarak belirtilmektedir.

Dönem 4: 2014-2022 – Kırım’ın İlhakı ve Mimaride Kırılma

Rusya’nın 2014’te Kırım’ı ilhakı, Türkiye’nin kurmaya çalıştığı “tüm kıyıdaşları kapsayan işbirliği” modelini fiilen sonlandırdı. Blackseafor, Rusya ve Ukrayna’nın aynı masada oturamaması nedeniyle işlevsiz hale geldi.

2014 sonrası Karadeniz, yeniden bir rekabet alanına dönüştü. Rusya, Kırım’da güçlü bir deniz üssü kurdu, Karadeniz Filosu’nu modernize etti. NATO ise tüm çabalarına karşın Montrö’nün kısıtlamaları nedeniyle bölgede kurumsal bir varlık kuramadı. Yapılanlar, daha çok dönemsel tatbikatlar ve bireysel üye devletlerin inisiyatifleri ile sınırlı kaldı.

Bu dönem, Türkiye’nin bölgesel girişimleri siyasi ve diplomatik engeller nedeniyle tam anlamıyla işletemese de, Montrö’nün sağladığı hukuki çerçeve sayesinde Karadeniz’deki egemenlik haklarını ve stratejik otonomisini koruduğu; Batı’nın ise Montrö kısıtlamaları nedeniyle bölgede kalıcı bir askeri varlık kuramadığı bir dönem olmuştur.

Değerlendirme:

Yukarıdaki dönemlendirme gösteriyor ki, Karadeniz’de 1856-2022 arasında kesintisiz bir “askeri mimari yokluğu” söz konusu değildir. Özellikle 2004-2014 dönemi, Türkiye’nin liderliğinde Blackseafor ve Karadeniz Uyumu Harekâtı ile önemli bir mimari inşa çabasına sahne olmuştur. Bu girişimler:

o Kapsayıcılık: Kıyıdaş ülkelerin tamamını (Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya, Gürcistan) aynı platformda bir araya getirmiş, böylece Karadeniz’in “ortak bir havza” olarak ele alınmasını sağlamıştır.

o        Güven Artırıcı Etki: Rusya’nın da dâhil olduğu bu yapı, Soğuk Savaş sonrası Karadeniz’de taraflar arasında askeri diyalog ve güven artırıcı önlemlerin geliştirilmesine katkı sunmuştur.

o        Düzenli Tatbikatlar: Blackseafor çerçevesinde periyodik olarak gerçekleştirilen ortak tatbikatlar, kıyıdaş ülkelerin deniz kuvvetlerinin birlikte çalışabilirlik kapasitesini artırmıştır.

o Operasyonel Deneyim Kazanımı: Karadeniz Uyumu Harekâtı, Türkiye’nin Montrö’nün kendisine tanıdığı yetkileri kullanarak tek taraflı ve fiili bir deniz güvenliği operasyonu yürüten ilk kıyıdaş ülke olmasını sağlamıştır.

o        NATO ile Uyum: Karadeniz Uyumu Harekâtı, NATO’nun Akdeniz’deki Active Endeavour (Aktif Çaba) Harekâtı ile uyumlu hale getirilerek, Türkiye’nin bölgesel inisiyatifini ittifak yapısıyla ilişkilendirme becerisini göstermiştir.

o        Montrö’ye Bağlılık: Tüm bu girişimler, Montrö Sözleşmesi’nin hükümlerine sadık kalınarak yürütülmüş; kıyıdaş olmayan ülkelerin bölgeye davet edilmesi gibi bir yol izlenmemiştir. Bu durum, Türkiye’nin sözleşmeyi sadece koruyan değil, aynı zamanda işleten ve geliştiren bir aktör olduğunu ortaya koymuştur.

o Bölgesel Sahiplenme: Blackseafor, “Karadeniz’in kıyıdaşları tarafından sahiplenilmesi” fikrinin somut bir örneği olarak, bölge dışı güçlerin müdahalesine gerek kalmadan güvenlik işbirliği yapılabileceğini göstermiştir.

o        Esnek Yapı: Her ne kadar kriz anında müdahale edecek caydırıcı bir askeri güce sahip olmasa da, Blackseafor’un esnek ve gönüllülük esasına dayanan yapısı, farklı çıkar ve hassasiyetlere sahip ülkelerin aynı masada kalmasını mümkün kılmıştır.

o        Türkiye’nin Liderlik Vizyonu: Bu girişimler, Türkiye’nin Karadeniz’de sadece bir müttefik değil, aynı zamanda bir bölgesel lider olarak konumlanma iradesini yansıtmış; Türkiye’yi bölgenin güvenlik mimarisinin kurucu ve belirleyici aktörü haline getirmiştir.

o Alternatif Model Önerisi: Türkiye’nin bu dönemdeki çabaları, Karadeniz’de NATO’nun veya başka bir büyük gücün kalıcı varlığına gerek kalmadan, bölgesel sahiplenme ve işbirliğine dayalı bir güvenlik modelinin mümkün olduğunu göstermiştir.

Ancak bu girişimler, Kırım’ın ilhakı ve sonrasında patlak veren Rusya-Ukrayna savaşı gibi Türkiye’nin kontrolü dışında gelişen jeopolitik kırılmalar nedeniyle beklenen etkinlikte sürdürülememiş olsa da, Türkiye Montrö Sözleşmesi’nin sağladığı hukuki çerçeveye sadık kalarak Karadeniz’deki egemenlik haklarını korumayı başarmış ve bölgesel istikrarın sürdürülmesinde kilit bir aktör olmaya devam etmiştir.

IV.1856’dan 2024’e Uzanan Yol

Tarihsel arka planı bu şekilde dönemlendirdiğimizde, 2024-2026’da inşa edilen üçlü mimarinin (Koalisyon Deniz Unsur Komutanlığı, CTF-Black Sea, MCM Black Sea) ne kadar büyük bir kırılma olduğu daha net anlaşılmaktadır.

  • 1856-2004: Askerden arındırma, belirsizlik ve Soğuk Savaş’ın ikiliği hâkimdi. Bu dönemde Karadeniz’de kurumsal bir askeri mimari bulunmamakla birlikte, Montrö Sözleşmesi, Rusya’yı kışkırtmadan Karadeniz güvenlik mimarisinin “zımni düzenleyicisi” ve “fiili garantörü” olarak varlığını sürdürmektedir. Sözleşme, Türkiye’nin egemenlik hakları üzerinden Karadeniz’e kıyıdaş olmayan büyük güçlerin askeri varlığını sınırlandırarak, bölgeyi küresel güç rekabetinin dışında tutabilmiş ve Türkiye’ye bu dengenin belirleyicisi olma imkânı tanımıştır.
  • 2004-2014: Türkiye’nin Blackseafor ve Karadeniz Uyumu Harekâtı girişimleri. Bölgesel sahiplik ilkesi ortaya konularak ve güçlü bir işbirliği ile kıyıdaşlar arasında dayanışma sağlanmıştır. Karadeniz’de güvenliğin sağlanması için bölge dışı unsurların Karadeniz’e erişimi kısıtlanmış, kalıcı varlık oluşturmalarının önüne geçilmiştir.
  • 2014-2022: Kırım’ın ilhakı, Türkiye’nin kurmaya çalıştığı “tüm kıyıdaşları kapsayan işbirliği” modelinde ciddi kesintilere yol açmıştır. Blackseafor, Rusya ve Ukrayna’nın aynı masada oturamaması nedeniyle fiilen işlevsiz hale gelirken, Karadeniz Uyumu Harekâtı da artan Rus baskısı karşısında etkinliğini kısmen kaybetmiştir. Buna karşın Türkiye, Montrö Sözleşmesi’nin sağladığı hukuki çerçeveye sıkı sıkıya bağlı kalarak Karadeniz’deki egemenlik haklarını korumaya devam etmiş ve bölgeyi NATO ile Rusya arasında doğrudan bir çatışma alanına dönüşmekten kurtarmıştır.
  • 2024 ve sonrası: Rusya-Ukrayna savaşının seyrine bağlı olarak Karadeniz’de üç katmanlı, kurumsal, caydırıcı ve kalıcı bir askeri mimari inşa edilmeye çalışılmaktadır. Bu yeni dönemde, Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu Deniz Unsur Komutanlığı (MCC), NATO CTF-Black Sea ve MCM Black Sea’nin eş zamanlı olarak devreye girmesi, 1856 Paris Antlaşması’ndan bu yana bölgedeki en kapsamlı askeri yapılanmayı oluşturmaktadır. Türkiye, bu mimarinin hem kurucu hem de dengeleyici unsuru olarak öne çıkmakta; karargâhlara ev sahipliği yaparken Montrö Sözleşmesi’nin koruyucu çerçevesini de titizlikle muhafaza etmektedir.

V.Jeopolitik, Operasyonel ve Montrö Rejimine Yönelik Riskler 1. Jeopolitik Riskler:

Ancak bu yapılanma beraberinde önemli riskleri ve stratejik açmazları da getirmektedir. Türkiye, bugüne kadar Karadeniz’i büyük güç rekabetinin dışında tutarak elde ettiği stratejik kazanımları, Rusya ile NATO arasında denge kurma kabiliyetini ve bölgesel istikrarın sağlanmasındaki belirleyici rolünü kaybetme riskiyle yüz yüze gelebilir. Yeni mimarinin, Rusya’yı doğrudan karşısına alarak bölgede yeni jeopolitik gerilimleri tetikleme potansiyeli bulunmaktadır.

Bu stratejik denklemin somut yansımaları, Mart 2026’nın son günlerinde diplomatik düzlemde görülmüştür. 27 Mart 2026’da, yabancı bandıralı ancak bir Türk şirketine ait petrol tankerinin İstanbul Boğazı açıklarında uluslararası sularda hedef alınmasının ardından, Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi, Rusya Dışişleri Bakanlığı’na çağrılmıştır. Rusya tarafı, bu çağrıda sadece tanker saldırısını değil, aynı zamanda Mavi Akım ve TürkAkım doğalgaz boru hatlarını besleyen tesislere yönelik Ukrayna kaynaklı olduğu öne sürülen dron saldırılarını da gündeme getirerek, Türkiye’den bu eylemleri “kınayan net bir kamuoyu tepkisi” vermesini talep etmiştir.

Bu gelişmeden sadece birkaç gün sonra, 1 Nisan 2026’da ise Rusya’nın Ankara Büyükelçiliği, X hesabından dikkat çekici bir paylaşım yaparak Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne verdiği önemi vurgulamış ve “Türkiye’nin dengeli ve sorumlu tutumunu takdirle karşıladığını” ilan etmiştir.

Ardından 2 Nisan 2026’da, Milli Savunma Bakanlığı da bir açıklama yaparak, “Bölgesel sahiplik ilkesi ve Montrö Sözleşmesi’nden taviz verilmesinin söz konusu olmadığını” yinelemiş ve tüm çalışmaların bu çerçevede yürütüldüğünü teyit etmiştir.

Yaşanan bu diplomatik trafik, aslında kurulmaya çalışılan yeni askeri mimarinin yarattığı gerilimi gözler önüne sermektedir. Rusya, bir yandan Montrö’nün korunması yönündeki ortak çıkara vurgu yaparak Ankara’nın tutumunu takdir ettiğini ifade ederken, diğer yandan enerji ulaştırma ve altyapılarına yönelik saldırılar konusunda Türkiye’den daha net bir pozisyon almasını beklemekte, yani bir anlamda “taraf seçmeye” zorlamaktadır.

2. Operasyonel ve Montrö Rejimine Yönelik Riskler:

Türkiye haricindeki diğer kıyıdaş devletlerin savaş gemilerinin nicelik ve nitelik bakımından içinde bulundukları durumun CTF-Black Sea, MCC ve MCM Black Sea’nin beklenen etkinlikte işletilebilmesi için yeterli olmadığı düşüncesini paylaşmıştık. Bu görev birliklerine (CTF, MCC, MCM) diğer kıyıdaşların yeterli etkinlikte kuvvet tahsisinin sağlanamaması durumunda, Türkiye üzerinde ciddi bir baskı mekanizması devreye girebilecektir. Bu baskı, kıyıdaş olmayan ülkelerin kriz zamanlarında “acil harekât ihtiyaçları” gerekçesiyle Montrö Sözleşmesi’nin şartlarının esnetilmesi ve daha geniş yorumlanması yönünde taleplerini gündeme getirmesine zemin hazırlayabilecektir. Böyle bir senaryo, Montrö’nün geleceği konusunda daha ileri düzeyde jeopolitik gerilimlere yol açabileceği gibi, Türkiye’nin bugüne kadar büyük riskler alarak inşa ettiği Karadeniz’deki stratejik otonomisini de ciddi şekilde aşındırma potansiyeli taşımaktadır.

İçinde bulunulan yeni dönemi öncekilerden ayıran temel fark, NATO’nun artık doğrudan devrede olması ve Ukrayna’nın güvenliğini garanti altına alacak bir savaş sonrası mimarisinin (NATO-lite)  kurulmasıdır. Türkiye’nin Blackseafor ve KUH girişimi “tüm kıyıdaşları kapsayan bir işbirliği” modeliyken, yeni mimari Rusya’yı dışlayan ve Batı ittifakını merkeze alan bir yapıya sahiptir. Bu, Karadeniz’in jeopolitik kodlarında köklü bir değişimin işaretidir.

Bu tarihsel arka plan, 2024-2026 döneminde yaşananların ne kadar büyük bir kırılma olduğunu göstermektedir. 170 yıl aradan sonra ilk kez Karadeniz’de katmanlı, kurumsal ve çok aktörlü bir askeri mimari inşa edilmektedir.

Sonuç: Coğrafyanın Kaderi ve Değişmeyen Stratejik Kültür

Karadeniz’in kapalı bir deniz olması, ona tarih boyunca büyük güçlerin gözünü üzerine çeken bir jeopolitik çekim merkezi niteliği kazandırmıştır. Etrafındaki geniş ve verimli tarım arazileri,  Doğu Avrupa’nın zengin su havzaları, Hazar ve merkez Asya’nın enerji rezervlerini ihtiyaç sahipleriyle en kısa yoldan buluşturabilen ulaştırma hattı olmasıyla geçmişten beri taşıyageldiği jeopolitik ve askeri önemini bugün bir kat daha artırmıştır.

1853’te Kırım Savaşı’nda Çarlık Rusyası’na karşı Fransız ve İngiliz donanmaları nasıl birleşmişse, 2026 yılında da Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu Deniz Unsur Komutanlığı’nın liderliğini yine aynı iki ülke –Fransa ve İngiltere– üstlenmektedir. Ancak bugünün jeopolitik denkleminde, bu iki ülkenin arkasında ABD’nin öncülüğündeki NATO ittifakı bulunmaktadır. Kırım Savaşı’nda ABD henüz küresel bir aktör değilken, günümüzde NATO içi askeri yapılanmanın stratejik mimarı Washington’dur.

Bu nedenle, tarihsel paralelliği sadece Londra ve Paris üzerinden kurmak eksik kalacaktır; asıl süreklilik, Batı ittifakının Rusya’yı Karadeniz’de dengeleme refleksinde aranmalıdır – bu refleksin öznesi 1850’lerde İngiltere-Fransa iken, 2020’lerde ABD öncülüğündeki NATO’dur. Bu tarihsel paralellik, Karadeniz’in jeopolitik kodlarının değişmediğini, başat Batı’nın ortak stratejik kültürünün, Rusya’nın bölgedeki yayılmacılığını dengeleme refleksini 170 yıl arayla yeniden ürettiğini göstermektedir.

Fransa ve İngiltere, 170 yıl arayla da olsa, Rusya’nın Karadeniz’de tek başına hegemon güç olmasını engellemek için yeniden bir araya gelmiştir. Aradaki en büyük fark, 19. yüzyılda bunu doğrudan bir savaşla yaparken, 21. yüzyılda ABD’yi de yanlarına alarak Ukrayna’nın kendi topraklarını savunmasına yardımcı olması hedeflenen bir “gönüllüler koalisyonu” ve NATO altında teşkil edilmekte olan yeni görev güçleri aracılığıyla yapıyor olmalarıdır.

Tarihin kapısını çaldığımızda gördüğümüz en net tablo şudur: Türkiye’nin ev sahipliğinde Karadeniz’de kurulan her yeni askeri yapı, aslında 1856 Paris Antlaşması ile başlayan, 1871’de bozulan, 1936 Montrö ile yeniden dengelenen ve bugün Ukrayna savaşıyla tamamen yeniden şekillenen uzun bir düzen arayışının en güncel halkasıdır. Karadeniz’in suları değişir, gemiler teknolojilerini yeniler; ama büyük güçlerin bu havzadaki temel çıkar çatışmaları ve ittifak modelleri, tarihin akışı içinde çarpıcı bir devamlılık gösterir. Fransa ve İngiltere’nin bugün yaptığı, aslında 1871’de yarım kalan bir işi –Rusya’yı Karadeniz’de dengelemeyi– çağın koşullarına uyarlamaktan başka bir şey değildir.

Bu gelişmeler ışığında, Kırım Savaşı ile bugün arasında kurduğumuz bağlantı, sadece tarihsel bir ilgi konusu değil, aynı zamanda Karadeniz’in jeopolitik kodlarının çözülmesi için zorunlu bir anahtardır.