Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Rosneft-BP Anlaşması: Rusya Enerji Sektörü ve Dünya Siyasetinde Yeni Dönemin İşareti mi?

Dr. Volkan ÖZDEMİR

22 Mart 2013’te Moskova’da resmileşen anlaşma çerçevesinde Rus ‘milli’ petrol şirketi Rosneft, sektörün önemli oyuncularından TNK-BP firmasını toplamda 56 milyar dolarlık bir ödemeyle satın aldı. Bu satın alımın ardından Rosneft, 4.3 milyon varil günlük üretimi ve yaklaşık 30 milyar varil petrol rezerviyle kamuya açık (borsada işlem gören) petrol şirketleri sıralamasında dünyanın en büyüğü unvanına sahip oldu. Rusya’daki pazar payının yaklaşık yarısını elinde tutan ve statüsü sebebiyle ülkedeki en önemli petrol-gaz sahalarının sahibi olan Rosneft şirketinin hisse yapısı bu anlaşmadan sonra şu şekle bürünmüştür: % 69.50  Rosneftegaz (Rusya’daki bir çok enerji şirketini elinde bulunduran devlet ‘gölge’ enerji şirketi), % 19.75 BP, % 10.75 çoğunlukla Moskova ve Londra borsalarında işlem gören diğer hisseler.

Yapılan anlaşma uyarınca Rosneft, TNK-BP şirketinin %50’sine sahip olan Rus oligarklara (Alfa-Access-Renova) 28 milyar dolarlık bir ödeme yaptı. Şirketin diğer yarısına sahip İngiliz BP ise 13 milyar dolarlık nakit ve çeşitli hisse aktarım yoluyla Rosneft’in % 19.75’ine ortak olma karşılığında TNK-BP’deki payını Rosneft’e sattı. Bu anlaşma çerçevesinde BP, Rosneft Yönetim Kurulu’ndaki dokuz üyeden ikisini belirleme ayrıcalığı edinmiş ve daha da ilginci bunlardan biri olan BP CEO’su Bob Dudley Rusya Devleti’nin temsilcisi olarak Rosneft Yönetim Kurulu’na atanmıştır. Bu durum Rusya’daki herhangi bir devlet bakanlığına bir yabancının atanması kadar sarsıcı bir olaydır! Tarihsel olarak sert bir rekabet yaşayan İngiltere ve Rusya arasında stratejik ortaklık tesis ederek yeni bir dönem başlatan bu anlaşma, sonuçları itibariyle enerji piyasaları ve uluslararası ilişkiler açısından önemli etkiler barındırmakta iken taraflar arasındaki bu stratejik işbirliğinin nedeni nedir sorusu akıllara gelmektedir. Bu sorunun yanıtı için Sovyetlerin çöküşünden sonra ‘Batı’ ile sıkı ilişkilere giren ve petrol sektörünün serbestleşmesi sürecinde tartışmalı bir şekilde zenginleşen Abramoviç, Berezovski, Hodorkovski gibi oligarkların da birincil derecede müdahil olduğu İngiltere-Rusya rekabetinde BP’nin Rusya serüveni incelenmeye değerdir.

BP’nin Rusya macerası Sovyetler’in çöküşünün ardından Samotlor sahasıyla başlamış  ve bir çok inişli çıkışlı aşamadan sonra 2003 yılında üç Rus oligarkla birlikte % 50-50 ortaklıkla kurulan TNK-BP şirketine kadar evrilmiştir. TNK-BP gerek üretim gerekse satışlarda pazar payı itibariyle Rusya petrol sektörünün en önde gelen şirketlerinden biri olmayı başarmıştır. Bu şirket aynı zamanda küresel ölçekte faaliyet gösteren BP’nin dünyadaki en karlı iştiraki olarak BP bütçesine büyük katkı sağlamıştır. Ancak, BP’nin Rusya’daki faaliyeti zorlu süreçlerden de geçmiştir. Özellikle 2008 yılında Rusya-Gürcistan savaşı nedeniyle artan Rusya-Batı geriliminde TNK-BP şirket ofisi Rus güvenlik güçlerince basılarak, BP Rusya sorumlusu ve daha sonra BP CEO’su olacak olan Bob Dudley’in ülkedeki çalışma vizesi iptal edilmiş ve BP, 2000’lerde başlayan Rusya petrol sektöründeki yeniden kamulaştırma eğiliminde bu ülkedeki yatırımlarını tümden yitirme riskiyle karşılaşmıştır. Bu dakikadan sonra Rus makamlarıyla çeşitli anlaşma paketleriyle ortaklık arayışı içinde bulunan BP, Rusya deneyimi ile bilinen Bob Dudley’in CEO olarak atanmasından sonra şu anda Rosneft’in başında bulunan ve Rusya’nın Putin’den sonra ikinci en etkili ismi kabul edilen İgor Seçin’le yakın temasa girmiştir. 2011 yılının başında Rosneft’le BP arasında karşılıklı hisse değişimi ve son yıllarda petrol sektörünün en önemli gündem maddelerinden biri olan Rusya’nın Arktik sahaları için partnerlik öngörülürken, BP’nin TNK-BP ortağı rus oligarklar tarafından bu anlaşma veto edilmiştir.

Şirket yetkilileri Rusya’daki faaliyetleri konusunda ne yapacağını tartışırken bu sırada Atlantik’in öbür yakasında önemli bir gelişme yaşanmış, BP tarafından işletilen kuyulardan sızan petrol nedeniyle Meksika Körfezi’nde büyük bir çevre felaketi meydana gelmiştir. BP, Meksika Körfezi’nde yaşanan bu petrol sızmasından sonra çevreye verdiği zarar neticesinde ABD Hükümeti’nin büyük tepkisine ve adli makamların 10 milyar doları aşan tazminat hükümleriyle karşılaşmıştır. Şirket finansal olarak darboğaza düşmüş, dünya petrol sektörünün her daim öncü kuruluşlarından biri olan BP tarihinde ilk defa ciddi olarak batma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır! Hal böyleyken 2012’nin sonunda Rosneft ve BP arasında varılan mutabakat zaptı 2013 yılında resmileşmiş ve BP hem Meksika Körfezi’nden kaynaklanan ceza/tazminat nedeniyle acil ihtiyacı olan nakde kavuşmuş hem de dünyanın borsaya açık en büyük petrol şirketi Rosneft’e kayda değer oranda ortak olmak gibi bir ayrıcalığa erişmiştir. Böylece, taraflar arasında öngörülen 2011 yılındaki mutabakata kıyasla BP daha müşkül durumda olmasına rağmen 2013’te çok daha kazançlı bir anlaşmaya imza atarak batmaktan kurtulmuş ve İngilizlerle Ruslar arasında yeni bir dönem başlamıştır. Böylesine zor bir durumda can simidi olarak BP’yi batmaktan kurtaran Rus yönetimi, öncesinde daha dengeli bir anlaşma yapmak varken neden ve ne karşılığında böyle bir hamleye kalkışmıştır?  

Buna gerekçe olarak Arktik ve Karadeniz dahil Rusya’nın diğer bölgelerindeki üretim maliyeti yüksek ve hidrokarbon çıkarımının yüksek teknolojiyle mümkün olduğu ‘offshore’ sahalarının işletilmesi için batılı petrol şirketlerinin elinde bulunan teknolojiye ihtiyaç duyulması gösterilmektedir. Fakat burada Rosneft’in Statoil, ENI, ExxonMobil gibi diğer batılı petrol devleriyle yaptığı Üretim Paylaşım Anlaşmaları düşünüldüğünde teknolojiye erişimin bu yolla da olabileceği değerlendirilmektedir. Anlaşılan odur ki Rosneft-BP stratejik ortaklığında başka dinamikler rol oynamıştır.

Unutulmamalıdır ki, Rosneft aslında daha önce Hodorkovsky’e ait ve 10 yıl önce özelleştirilene kadar Rusya’nın en büyük petrol şirketi olan Yukos’un aktiflerinin kamulaştırılması neticesinde büyüyebilmiştir. Günlük üretimi 1 milyon varilin üzerinde olan Yukos’un sahibi Hodorkovsky 2003’te Putin’e karşı siyasi mücadeleye girişmiş ve şirketini Amerikan sermaye gruplarına satmak üzere anlaşmışken perde arkasında Seçin tarafından yönetilen bir operasyonla hayallerine ulaşamamış ve 10 yıl boyunca hapiste kalmıştır. Yukos’un aktifleri Rosneft tarafından yutulmuş, hukuki davalar peşi sıra gelmiş ve en önemlisi bu durum Putin rejiminin uluslararası arenada her daim başını ağrıtmıştır. Rus Hükümeti’nin uluslararası düzeyde başını ağrıtan Yukos’un varlıklarına el konulması meselesi aslında Rosneft-BP anlaşmasıyla bir nevi legalize edilmiş ve Yukos varlıkları günün sonunda dolaylı yoldan Amerikan değil İngiliz sermaye gruplarının olurken Putin rejimi ağır bir hukuki/siyasi yükümlülükten kurtulmuştur. Çünkü BP, Rosneft’e hissedar olmak suretiyle Yukos’un üretim rakamlarına denk gelen Rusya’daki günlük 1 milyon varillik üretim kapasitesini korumuştur. Yakın zamanlarda Hodorkovsky ile benzer kaderi yaşayan ve şirketi Sibneft’i devlete kaptıran bir diğer oligark Berezovski ise çareyi çok önceleri İngiltere’ye sığınmakta bulmuş ve Rusya’da rejim muhalifi grupları seneler boyunca buradan desteklemiştir. Öyle ki Rusya 2 yıl önce yoğun Putin karşıtı gösterilere sahne olmuş, Putin rejimi sallanmaya başlamıştır.

Fakat, Rosneft-BP anlaşmasından sonraki 1 yıllık döneme baktığımızda Rusya’da siyasi muhalefet etkisini kaybetmiş, Kırım’n ilhakının da etkisiyle birlikte Putin %80’lere varan bir popülariteye ulaşmış ve dahası Rusya toplumunda aynı oranda Amerikan karşıtlığı zirve yapmıştır. Putin rejiminin bu anlaşmayla kendini en çok uğraştıran İngilizlerle sulh yoluna gittiği ve böylece içeride iktidarını sağlamlaştırdığı ileri sürülebilir. Sonuç olarak Rus petrol sektöründe SSCB’nin dağılmasından sonra ilk defa oligarklar dönemi kapanmış, kamunun hakimiyeti tesis edilmiştir. ‘Eski Dönem’in simgesi oligarklardan Kremlin yanlısı olanlar ekonominin başka alanlarına yönelmek zorunda kalırken muhalifler misyonlarını tamamlamıştır. Yeni dönemde Hodorkovsky tehlike olmaktan çıkıp serbest bırakılmış, Berezovsky’nin ise Londra’daki evinde intihar ettiği söylenmiştir.

Rusya açısından siyasal istikrar anlamına gelen bu anlaşmanın ekonomik getirisi ise tartışmalıdır. Rusya, dünya merkez devletlerine salt petrol sağlayan ve sanayi üretimini ıskalayan bir ekonomik yapıya doğru hızla ilerlemekte, bu gidişat giderek geri döndürülemez bir hal almaktadır. Federal Bütçe gelirlerinin yarısını oluşturan petrol satış geliri ve dolayısıyla petrol fiyatlarının sürdürülebilirliği rejim için halihazırda bile var olma meselesidir. Petrol fiyatlarının ortalama 100 doların altına düşmemesi Rusya Federasyon bütçesinin açık vermemesi için bir zorunluluktur. Bilhassa Brent petrol fiyatlarının belirlenmesinde yadsınamaz etkisi bulunan Londra vadeli işlemler ve opsiyonlar borsasında etkinliği bulunan finans gruplarıyla BP üzerinden etkileşimde bulunma olanağı Ruslar açısından bir güvence olarak değerlendirilmiştir. BP’nin ortak olduğu Rus petrolü böylece fiyat bazında sigorta altına alınmak istenmiştir. BP’nin sağlayacağı kolaylıklar sayesinde uluslararası arenada Rosneft’in borçlanma kabiliyeti de artmıştır. Ancak bu tür faydaların varlığı, işin maliyeti düşünüldüğünde yukarıda belirtildiği gibi tartışmalıdır.

Putin rejiminin ekonomi yönetimini “ГосКапитализмyani Devlet Kapitalizmi olarak adlandırmak mümkünken, bunda özellikle Seçin’in etkisi ve ‘Devlet işletmelerinin başarısız/işlevsiz olduğuna yönelik liberal yalan Rosneft örneğinde artık son bulmuştur’ açıklaması önemlidir. Ayrıca son yıllarda Rosneft indirimli fiyatlarla artan oranda Çin’e petrol satmaya başlamış, buna paralel olarak Seçin, Rus petrolüne Asya’da müşteri Londra’da ise fiyat arayışına girmiştir. Rusya’nın Çin’e petrol satışını uzun müzakerelerin ardından neticelenen gaz anlaşması izlemiştir. Seçin’in Çinlilerle önceden kurduğu ilişkiler sayesinde sonuçlanabilen gaz ticaret anlaşması Rosneft’in artık Kremlin için önem hiyerarşisinde Gazprom’un üstüne çıktığının da ispatıdır.  Gazprom’un Doğu Sibirya’daki sahalardan yüksek üretim ve taşıma maliyetiyle Çin’e ulaştıracağı gazı 1000 metre küp için 350 dolara satmaya razı olması ancak vergi teşvikleri ve Rosneft gibi başka şirketlerin de projeye dahil olabilmeleriyle mümkün olacaktır. İnglizlerle olduğu gibi Çinlilerle de stratejik ortaklık arayan Seçin, CNPC’yi Rosneft’e ortak etmek istemektedir. Bu suretle Putin rejimi doğudan Çin, batıdan İngiltere’den alacağı destekle iç siyasi konumunu orta vadede sağlama alacak, dış politika emellerine ulaşmada destek arayacak ve bu denklemin ortasında da ‘milli’ petrol şirketi Rosneft ve onun başındaki isim Seçin yer alacaktır. Yakın döneme kadar ağırlıkla Avrupa’ya enerji ihracı yapan Rusya ve onun devlet aygıtı Gazprom bu nedenle konumunu Rusya’nın yeni yönelimine paralel olarak Avrupa ama daha fazlasıyla Asya’ya yönelmenin aygıtı olan Rosneft’e bırakmaktadır.  

           

Enerji sektöründe bu destek BP önderliğindeki Şah Deniz Konsorsiyumu’nun TANAP sonrası Nabucco West yerine TAP’ı seçerek Nabucco projesini elemesinde ilk kez görülmüştür. Rusya, Doğu Avrupa için en büyük rakibini BP’nin Şah Deniz’deki etkisiyle saf dışı bırakmıştır. Siyasi olarak ise geçen yıl Obama’ca dillendirilen ABD’nin Suriye müdahalesine ilk reddin İngiliz Lordlar Kamerası’ndan gelmesi şaşırtıcı değildir. En güncel olarak ise Kırım’ın Ukrayna’dan koparılmasında İngiltere çok fazla tepki göstermemiş, BP CEO’su Rusya aleyhinde açıklanan ve Seçin’i de hedef alan yaptırımlara uymayarak St.Petersburg Ekonomik Forum’una katılmış ve Rosneft’le ortaklıktan duydukları memnuniyeti dille getirmiştir. Böylelikle, Rusya ile Ukrayna arasındaki Kırım krizi sonrası Karadeniz’deki karasularının yeniden şekillenerek bölgedeki hidrokarbon yataklarının kim tarafından işleneceği ve ‘Güney Akım’ın akıbeti ya da güzergah değişimi gibi konularda Rus ve Batılı şirketler arasında (AB/Almanya-İngiltere) ikircikli ve daha karmaşık bir dönem başlamıştır. AB telkiniyle Bulgaristan’ın Güney Akım çalışmalarını dondurması ve buna karşı İngilizlerin sessiz tutumu kayda değerdir. 35 milyar dolar maliyetli ve senelik 63 milyar metre küp kapasiteli Güney Akım projesi artık sadece AB-Ukrayna-Rusya müzakerelerine göre değil, bunun yanında İngiltere ve diğer aktörlerin değişen paradigma anlayışına göre şekillenecektir. Rusya, ‘Batı’ da durumun kendi açısından iyiye gitmediğine hüküm verirse ‘Güney Akım’ı bir kenara bırakıp dikkatini Çin’e uzanan ‘Sibirya’nın Gücü’ gaz boru hattına kaydırabilecektir.

Sonuç olarak, anlaşmayla İngiltere için ekonomik Rusya için politik kazanımlar ön plana çıkmıştır. İngiliz BP şirketi bu anlaşmadan son derece karlı çıkmış, Putin rejimi ise iç siyasetteki konumunu güçlendirmiş ve dış politika hedeflerine ilerlerken Batı’nın tepkisini ‘Batı’yı ikiye ayırarak hafifletmiştir. Bu gelişmelerin baş mimarı kuşkusuz ki Rosneft Başkanı ve Rusya’daki ‘siloviki’ grubunun lideri olarak İgor Seçin’dir. Ancak Rusya muktedirlerinin kısa-orta vadede konumunu güçlendiren ve enerji aracılığıyla agresif bir dış politika izlemelerini kolaylaştıran bu anlaşmanın Rusya’ya gelecekte büyük sorunlar açma potansiyeli de vurgulanmalıdır. Uzun vadede zaten ciddi iktisadi sorunlarla boğuşacak olan Rusya, bütün kartlarını hammadde satışına oynamakta ısrar etmektedir. Fakat, sonuç ne olursa olsun Kremlin’in enerjide Gazprom’u politik bir enstrüman olarak kullanma dönemi artık yerini Rosneft’e bırakmıştır. Rosneft, hem ortaklarının menşei hem de yaptığı iş anlaşmalarıyla yalnızca Rus siyasi güç dengesindeki değişimlerin değil, aynı zamanda da dünya enerji sektöründeki gelişmelerin izlenmesinde projektörlerin ilk odaklanacağı adres olmayı başarmıştır.

Bütün bu gelişmeler ışığında Rosneft-BP anlaşmasını basit bir ticari sözleşmeden öte belki de tarihi olarak İngiltere ile Rusya İmparatorlukları arasındaki ‘Büyük Oyun’u sona erdiren ve taraflar arasında stratejik ittifak tesis eden 18 Mart 1915 tarihli İstanbul Anlaşması’na benzetmek abartı olmayacaktır. Sözkonusu tarihi anlaşmanın içeriği ve ülkemiz üzerindeki sonuçları dikkate alındığında Rosneft-BP anlaşmasının etkilerinin de ‘günü kurtarma’ odaklı idare edilen Türkiye enerji sektörü ve ilgili siyasi gelişmeler açısından son derece mühim sonuçları olacağını iddia etmek güç değildir. Türkiye, enerjide bu tür gelişmeleri yüksek düzeyde analiz edebilecek kurumsal kapasiteyi inşa edemezse tarih tekerrür edecek ve gelecekte kurtarılacak gün dahi olmayacaktır.