Facebook
Facebook
LINKEDIN
Twitter
Visit Us
YOUTUBE
YOUTUBE

Tarihçe

Kıbrıs bilindiği gibi Türkiye ile Yunanistan 11 Şubat 1959 tarihinde Zürih’te anlaşmaya varması ile ortaya çıkan Zürih ve Londra Anlaşmaları sonucunda bir adanın iki halkı arasında ortaklık temeline dayandırılan Cumhuriyet rejimi şeklinde 1960 yılında kurulmuştur.  Dış politikanın coğrafya ve tarihten esinlendiğine inanan düşünürler vardır[1] ki haklı bulurum. Yarını kestirebilmek için düne de bakmak gereklidir. Kısaca bakalım: Kıbrıs Osmanlı Sultanı Selim tarafından 1571 yılında Venediklilerden[2] alındığında Rumlar adada ezilmiş ve Venedik kölesi şartlarında yaşamaktaydılar.[3] 18. yüzyıl başlarına kadar Kıbrıs’taki Türk sayısı Rumlardan fazla olmuştur. Tarımla meşgul olan Türklerin elindeki toprak miktarı da Rumlarınkinden fazla olmuştur.

Osmanlı-Rus Harbi ortasında 1878 yılında, 307 yıl Osmanlı hâkimiyeti altında kalan Kıbrıs’ın yönetimi İngiltere’ye devredilmiştir[4].  Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere’nin ayrı saflarda yer almasının da bir sonucu olarak, İngiltere 1914’te tek taraflı bir kararla adayı ilhak etmiştir. Türkiye Ada üzerindeki İngiliz egemenliğini Lozan Antlaşmasıyla 1923’te tanımıştır ki o tarihte zaten adalardaki denizaşırı iddialarını sürdürecek bir donanmaya da sahip değil idi.

İngiliz egemenliği altındaki Kıbrıs’ta Rumlar 1931’den itibaren Yunanistan ile birleşme taleplerini yoğunlaştırmışlar orasını tamamen bir “Elen” adası haline getirilmesi şeklinde özetlenebilecek olan “ENOSİS” kampanyasına İkinci Dünya Savaşından sonra da hız vermişlerdir[5]. Bu arada Yunanistan’dan gelen Albay Grivas 1955 yılında EOKA terör örgütünü kurmuş ve Ada’daki şiddet eylemlerine başvurmuş, artan tedhiş sonucunda 1955-1958 döneminde Kıbrıslı Türkler 33 karma köyü terk etmek zorunda kalmışlardır.

Bu yaşananların sonrasında 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsızlık, iki toplumun ortaklığı, toplumsal alanda otonomi ve bu çözümün Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından etkin garantisi ilkelerine dayandırılan bir sui generis-nevi şahsına münhasır devlet olarak kurulmuş idi. Kıbrıs devletinin iki toplumlu, dengeli ve farklı kökenli toplumların birbirine saygılı eşitlikçi bir anayasal rejim içinde sürdürülebilmesi, yani anayasal bir Cumhuriyet olarak yaşama süresi, gerçekçi ölçekle bakıldığında sadece 3 yıldır. Bu üç yıl içinde devlet çığırından çıkartılmıştır.

Çünkü Cumhurbaşkanı Makarios, kurucu ve garanti sağlayan Zürih-Londra Andlaşmalarının ve bu andlaşmaların değişmez bir parçası olan anayasanın, Kıbrıslı Türklere adil olanın ötesinde haklar verdiğini iddia ederek Türklerin veto hakkını dikkate almaksızın, 13 maddesini değiştirmek istemiş ve bu öneriler, 16 Aralık 1963’te Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye tarafından reddedilmiştir. Sadece beş gün sonra Rumlar[6] Kıbrıs Türk toplumuna karşı kapsamlı ve sistematik saldırılara geçmiştir. Kıbrıslı Türkler devlet kurumlarından uzaklaştırılmıştır. Kıbrıs Türk tarihine “Kanlı Noel” adıyla geçen bu kampanya önceden hazırlanmış olan “Akritas Planı”na dayandırılmıştır. Türklerin imhası veya Ada’dan atılmasını öngören Akritas Planı, basit bir örgütün eylem planı olmayıp, Rum yetkililerce hazırlanan bir etnik temizlik girişimidir. Akritas planının uygulanması sonucunda, 30.000 Kıbrıslı Türk 103 köyü terk etmek zorunda kalmış ve Türkler ada yüzölçümünün %3’üne tekabül eden, denize de çıkışı olmayan, kuşatılmış küçük bölgelere sığınmıştır. Bu yaşamları 11 yıl devam edecektir. Sonuç olarak Kıbrıs Cumhuriyeti 1963 yılında Rumların tek taraflı olarak güç kullanımıyla anayasayı de facto feshetmelerinden sonra ortadan kalkmıştır.

“Kanlı Noel” sonrası üç garantör ülkenin bir “Barışı Koruma Kuvveti” oluşturulmuş ve Lefkoşa 30 Aralık 1963’te çizilen Yeşil Hat” ile ikiye ayrılmıştır. Bilahare, BM Güvenlik Konseyi’nin, 4 Mart 1964’de aldığı 186 sayılı kararla adaya Uluslararası Barış Gücü (UNFICYP) konuşlandırılmıştır. Buna rağmen, Rum-Yunan Enosis amaçları sürmüştür. Adaya 20.000’e kişilik birlik sızdıran Yunanlılar yönetimi fiilen Rum/Yunan kontrolü altına sokmuşlar, iki halk birbirinden tamamen kopmuştur.

1967’te Hükümeti devirip başa geçen Yunan Albaylar Cuntası, Enosis’i hızlandırmak istemiş ancak sonuç alamayınca Kıbrıs’ta Boğaziçi ve Geçitkale köylerine Rumlarla ortak saldırılar düzenlenmiştir. Türkiye’nin müdahale hakkını kullanacağı ihtarı üzerine bu buhran son bulmuş, Yunanistan, askerlerini BM gözetimi altında Ada’dan çekmek zorunda bırakılmıştır.

İzleyen dönemde, 1968 yılında taraflar arasında müzakereler başlatılmıştır. BM İyi Niyet Misyonu çerçevesinde 51 yıldır devam eden müzakerelerde konuşulmadık konu kalmamıştır. Müzakerelerin amacı yerleşik BM parametreleri olan siyasi eşitlik ve iki kesimlilik temelinde, eşit statüde iki Kurucu Devleti haiz yeni bir Ortaklık kurulmasıdır. Kısaca bu nitelikleri taşıyan bir FEDERASYON hedeflenmektedir.

Konferans konumuzun aradığı yanıtlardan ilki olarak ifade edilmelidir ki Kıbrıs UA Konferansında ortaya çıkan sonuçlar da dikkate alındığında bugün artık bu Federasyon çözümü amacına ulaşmak MÜMKÜN DEĞİLDİR.

Neden değildir? Birkaç cümle ile ifade etmek gerekir ki, sonrasında neler olabilire bakılabilsin.

  • 3 yıl Türk-Rum birlikte ve kanlı olaylarla yaşamış Kıbrıs devleti, Rum-Yunan darbesi ve bine yakın kayıp vererek sağladığımız Kıbrıs Barış Harekâtımız sonrasında fiziken bölünmüş bir coğrafyada 51 yıldır ayrı yaşamaktadır. Bu dönemde toplumsal nefret çatışması olmamıştır; 51 yılda ölen sayısı 9 kişiden ibarettir. Taraflar istikrar içindedirler. Ekonomik kalkınmaları, farklı hızda da olsa sürmektedir.
  • Müzakerelerin 51 yılı bize, devlet olarak da tanınmışlığının da avantajı ile Rumların eşit ortaklı bir kurucu devlet oluşturmak ile bir ilgilerinin olmadığını göstermiştir. Rumlar, fırsatçılık içinde, uzlaşmazlık ile sahip olduklarını sandıkları el üstünlüğünün sürdürülmesi amacındadırlar. Rumlar için bu müzakereler zaman kazanmak ve diplomatik olarak şirin görünmekten
  • Rumların gerçek amaçları, UA konjonktürün elverdiği bir döneme kadar uzatılacak yapar gibi göründükleri müzakereler sonunda adanın tamamında kendi ve Yunan egemenliğini hâkim kılmaktır. Bunun hayal olduğunu anlamaları için ise yarım yüzyıl yetmemiştir!
  • Bu arada 51 yıldır Kıbrıs Sorunu etrafında sürdürülen oyunu etkileyen şartlarda değişiklikler olmuştur. Yeni Oyun kurucuları ortaya çıkmış ve çıkmaktadır.
  • Mesela, Rumların çeşitli aldatmaca araçları arasında 1993 yılından itibaren AB’nin verdiği üyelik perspektifi büyük rol oynamıştır. Ardından 1994’te aday ülke olan ve 2004’de AB’ye üye yapılan, zaten haksız olarak Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla anılan GKRY’nin, bu federasyon odaklı ikili müzakerelerde makul davranmasını sağlamak mümkün olamamıştır.
  • AB artık Oyun dışıdır. AB’nin GKRY’yi üyeliğe davet etmesi BM onaylı Kurucu ve Garanti Andlaşmaları ile bunlardan türetilmiş Kıbrıs anayasasının (m.181[7] ve 185[8]) açıkça AB tarafından ihlalidir. Bu ihlal kendisini hukuklardan oluşan bir tüzel kişilik sayan[9] AB tarafından yapılmıştır ve AB kusurlu taraftır. AB’nin bunu Yunan şantajı altında yapmış olması da mazereti olamaz. Üstelik, GKRY’yi birliğe kabul ederken AB, KKTC’ye verdikleri sözlerin de hiçbirisini bugüne kadar tutmayarak iyice hatalarını artırmışlardır. O halde AB bu adanın geleceğinde artık az da olsa bir rol sahibi değildir.
  • BM de artık Oyun Dışıdır. Birleşmiş Milletlerin müzakerelerde arabuluculuğu da artık sona erdirilmelidir. Çünkü kendi ifadeleri ile Genel Sekreter iyi niyetli arabulucu rolünde başarısız olmuştur. Kendi raporlarına göre, Adada toplumlar arasında karşılıklı “güven duymama, yabancı düşmanlığı, önyargı, tahammülsüzlük” had safhadadır. BM’in altı ayda bir Barış Gücü görev süresini uzatma kararlarında adı geçen kimi diğer siyasi-güvenlik değerlendirmelerinin yersiz ve anlamsızlaşmış oldukları da belirginleşmiştir. İleri sürülmüş olan Adada barışın tehlikede olduğu iddiası anlamsızdır. Halbuki adada barış ve istikrar tarihinde olmadığı kadar yerli yerindedir. Adadaki statükonun muhafaza edilemez olduğu iddiasının içi boştur. Kaldı ki BMGK’nin Kıbrıs’ta, KKTC aleyhinde verdiği kimi kararların da bağlayıcılığı yoktur; BMGK’nin bu Kararları Chapter-6 kapsamındadır ve sadece istişari görüşler mahiyetinde kalırlar. O halde artık BM’in konuya dair bir oyuncu olduğunun da akıldan çıkartılması gerekmektedir.
  • Bu arada dünya da değişim halindedir. Her şeyden önce Kıbrıs adasının jeopolitik ve jeostratejik önemi çok artmıştır. Türkiye gibi, diğer birçok güç odaklarının adaya ilgisi de artmıştır. Fransızların Rusların, Amerikalıların Güney’de ve İngiliz üslerinde konuşlanma ve sürekli askeri kolaylıklar peşinde oldukları görülmektedir. Güney ekonomisinin bir kısmı Rus sermayesi kontrolüne girmiştir. Suriye iç savaşı ve bölgedeki petrol-gaz buluntuları ekonomik çıkar beklentilerini arttırmış, yeni ittifakların kapısını aralamıştır. ABD Kongresi de bu ittifakları destekleme arayışındadır. Bunlar adaya, adadaki soruna ve geleceğe bakışı şekillendirmektedir.
  • Yeni Devletler- Ya KKTC? Kıbrıs Barış harekâtının olduğu 1974’den bu yana adada kalıcı gelecek belirsizliğini korurken dünyada bu arada 30 benzeri devlet kurulmuş veya eski bir bütün devlet birden çok parçaya ayrılmıştır[10]. Ama Kıbrıs’ın aksine bu eski Yugoslavya, Çekoslovakya, Sudan, Kore ve diğer parçalanan devletler ayrı ayrı yeni devletler halinde “tanınmışlar” ve BM üyesi olarak kabul görmüşlerdir. Kıbrıs’ın iki devlet olmasının bu modelleri izlememesi için neden yoktur.
  • Gerçekte Farklı Ada Devletleri Barış içinde yaşayabilmektedirler. Dünyada deniz üzerinde tek bir adada yaşayan çok sayıda birden çok siyasi kimlik bulunmaktadır. Sayıları 40’ı bulan bu farklı devletler, farklı kimlikli toplumlar aralarında savaş, gerginlik, anlaşmazlık olmadan barış içinde ama tek bir ada üzerinde beraberdirler[11]. Kıbrıs’ta benzeri bir sürecin yaşanmamasının izahı olamaz.
  • Olmayan Ortak değerler-Kültür. Gerçekte Kıbrıs adasında yaşayan Türkler ve Rumlar arasında ortak değerler yoktur, tarihsel süreçte oluşmamıştır. İki taraf arasında sosyal ve kültürel yaşam hep farklı kalmış, Türkler ve Rumlar arasında evlenme görülmemiş, iki toplumun fertleri ortak ticari işletme kurma gibi davranışlara girmemişlerdir[12]. Dilleri ayrıdır, dinleri ayrıdır, kültürleri ve tarihleri ayrıdır. Ayrı kalmasını gerektiren acı tarihi geçmiş de anılardadır. O halde İngiliz eski Dış İşleri Bakanı Jack Straw’ın da 1,5 yıl önce açıkça belirttiği gibi adada tek olası çözüm, KKTC’nin ayrı bir devlet olarak tanınması ve adanın kalıcı olarak bölünmesidir[13].  Bunda da bir imkânsızlık veya tehlike görülmemektedir.

 

  • Türkiye değişmiştir. Öte yandan Türkiye 1974’den bu yana çok değişmiştir, güçlenmiştir; dış politika hedefleri de buna paralel büyümüştür. 45 yılda GSMH’sı 24, kişi başına geliri 12 ve savunma harcamaları 18 kat artmış olan Türkiye dünyada diğer devletlere 6,68 milyar dolar tutarında yardım yaparak kimi ilişkiler de geliştirmiştir[14]. Bu değişimler Türkiye’nin KKTC ve Kıbrıs politikalarına etkendir.

 

  • Görüşmeler Herkesi Tatmin Edemez. Kaldı ki Kıbrıs Sorununun BM parametreleri ve görüşmeler yoluyla çözümü için sadece müzakerecilerin uzlaşması da asla yeterli değildir. Kıbrıs sorunu Türk halkına mal olmuş ve şehitler, gaziler verilmiş, büyük maddi kaynaklar kullanılmıştır. O halde kalıcı bir çözümün sadece müzakerecileri değil, Kıbrıs halkının çoğunluğunu, Türkiye’nin çoğunluğunu; siyasi karar vericileri, kimi etkin odak noktalarını, Yunan tarafını, ada Rumlarını, Rum Ortodoks kilisesini de tatmin etmesi mecburiyeti bulunmaktadır. Bu çok ama çok zorlu bir uğraştır, görevdir, aslında da imkânsızdır. O halde bunun zorluğunu Görevimiz İmkânsız/TehlikeMission Impossible” filmlerindeki gibi tanımlamakta sakınca yoktur. Belki Tom Cruise bir çözüm  bulabilir ise de müzakereciler bulamaz görünmektedir.
  • Bu imkânsızlıkla aynı yöntemler ile konuyla 50 yıl daha tekrar tekrar uğraşmanın kimseye getireceği bir yarar olamaz. Zaten Einstein de onun için “aynı hataları tekrar tekrar yapıp farklı sonuçları beklemek deliliktir” demiş olmalıdır. O halde artık değişik bir yaklaşım gereklidir.
  • İşte bu noktada bir yeni yaklaşımın, yani bir paradigma değişiminin esasları ve sağlayacakları şu başlıklarla özetlenebilir durumdadır:
  • İlk önce adada bir “Barış Anlaşması” yapılması gerekmektedir ki bu yapılmadığı sürece 1974 savaşı teknik olarak sürmektedir. Bu savaşa biz Türkler elbette istek duyarak katılmadık; Rum-Yunan ikilisi bir darbe yaptı, Rumlar birbirini öldürdü, Makarios’u İngilizler adadan kaçırdı, 19 Temmuz 1974’de BMGK’ne gidip tüm olan biteni Enosis’cileri darbecileri anlattı ve Türklerin de mezalime uğramakta olduğunu açıkladı. Zaten Makarios’un bu BM kayıtları tarihi gelişmeleri tüm çıplaklığı ile, tüm Rum yalan iddialarından ayrıştırıp ortaya koymaktadır. İşte bu gelişmeler üzerine ve diğer garantör İngiltere’nin harekete geçmemesi sonucunda ertesi gün, 20 Temmuz’da, Türkler adaya geldi, can verdi, can aldı, barışı sağladı, adayı böldü ve 51 yıllık barış dönemi hem Kuzey’de hem Güney’de sağlanmış oldu. O halde bu savaşa Türkiye’yi mecbur bırakanlar, yani savaşın mağlupları, hem Türkiye’ye hem de KKTC’ye Barış Anlaşması içerisinde tespiti yapılacak Savaş Tazminatlarını ödemekle de mükelleftirler. Elde edilecek petrol ve gaz gelirleri bu ödemenin öncül kaynağı sayılmalıdır.
  • Ana fikir olarak Kazan-Kazan Formülü Esastır. Bu barış anlaşmasının imzası ile beraber Kıbrıs’ta Rumlar ve Türkler kendi sosyal, ekonomik, siyasi ve askeri geleceklerini bağımsız tayin etmeye yönelebilmek fırsatını ele geçireceklerdir. Hem de hiçbir zorlama olmadan, hiçbir grubun, organizasyonun içine girmeye kendini mecbur hissetmeden. Bu bir Kazan-Kazan durumudur veya teknik tabiriyle “toplamı sıfır olmayan oyun” olacaktır (non-zero sum game).
  • Bu kalıcı barış anlaşması ile birlikte Rumlar da karşı karşıya kaldıkları birçok soruna kendiliğinden çözüm üretmiş olabileceklerdir. Bunlar arasında boşu boşuna güvenlik ve silahlanma harcaması yapmamak da vardır, denizlerden çıkartılacak gaz ve petrolün gelirlerinden nasıl istifade edileceğinin çözümü de vardır. Bu arada adadaki Türk askeri gücünü enselerinde hissetmekten kurtulabileceklerdir de. Ama bu askerin son 45 yılda Rumlar arasında bir iç savaşın, darbenin veya diğer tür kalkışmanın da caydırıcı önleyicisi olduğunu akıllarında tutmaları şartıyla. Yine bu TSK gücünün adayı istediği zaman tamamen ele geçirebilmek imkânı olduğu halde 45 yıldır bu yönde hiçbir adım atmamasının da şükranı içinde olmalıdırlar. Özellikle Golan Tepelerinin ilhak kararlarının alındığı, Bati Şeria’da aynı adımların gelmekte olduğu bir UA konjonktürün var olduğu bir dönemde…
  • Gerçek İşbirliği Başlar. Barışın imzası sonrasında, adada iki devletin, birbirini artık tanımakta olan iki devletin, “işbirliği alanlarınısaptamak ve geliştirmek işlerine sıra gelecektir. Son BM raporunda belirtilen iki toplum arasındaki “güven duymama, yabancı düşmanlığı, önyargı, tahammülsüzlük” konularının doğru zeminde ele alınması için Çatışmaları Önleme bilimsel disiplini kullanılmalı, kapsamlı “Güven Artırıcı Önlemleryürürlüğe konulmalıdır. Buna bağlı olarak birlikte çalışılabilecek proje alanları yaratılmalıdır; bunlar zirai kalkınma, sulama, bankacılık, enerji, içme suyu paylaşımı, bilim, bankacılık, eğitim, yönetim, göçmen programları, ticaret, turizm, kooperatifçilik ve benzeri alanları Bunların başlatılması ve geliştirilmesi güven ortamını pekiştirecek ve düşmanlıkların zaman içinde azalmasına yol açabilecektir. Kısaca bir Barış Anlaşmasının imzalanmasının ardından adada “barış içinde birliktelik” dönemine kapı açılmış olacaktır ki dünyada adalarda birlikte yaşayan 40 devletçe bu yapılmaktadır.
  • Sonra sıra Türkiye’nin KKTC Tanıtım hamlesine gelecektir. KKTC’nin tanınmamışlığı 51 yıldır masada olan Federal Çözüm  iddiasının bir dışa vurumudur. Kimse sonradan GKRY ile Federal bir yapıya geçecek bir KKTC devletini ayrı olarak tanımayı ve sonrasında Rum-Yunan-ABD Lobicileri ile ters düşmeyi istemez, istememiştir. Ama imzalanacak bir Barış Andlaşması sonrasında Türkiye de artık gelecekte “federal” olmayacak bir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin dünyada tanıtılması için programlar yapıp güçlü diplomatik ataklara başlıyor olmalıdır. Bu ataklara başlarken de 4 kıtada çok sayıda maddi yardım verilmekte olan devletlerden öncelikle başlanmaktadır. Benim tahminin birkaç yıl içinde KKTC’yi 30’a yakın devletin tanıyor olabileceği yolundadır.

 

  • Kalıcı-Barışçı çözüm. Böylece değişim gösterecek paradigma sonucunda 5-10 yıllık dönemde tüm sorunlarından arındırılmış bir barış adası hem Rumlar hem de Türkler için var olacak sayılmalıdır. Aksi durum ise, yüz yıla uzanabilecek mevcut statükonun devamından öteye bir sonuç sağlamayacak görülmelidir.

[1] As late Otto von Habsburg had stated on publication named Vorarlberger Nachrichten, on 5/6.04.2003.

[2] Lefkoşe-Nikosia 09 Eylül 1570’de; Magosa-Famagusta  ise çok ağır zayiat ve uzun kuşatma sonrasında 1 Ağustos 1571’de alınmıştır. (lala Mustafa Paşa, Sokullu Mehmet Paşa ve Yavuz Sultan Selim dönemi)

[3] Roger Crowley, İmparatorlukların Denizi Akdeniz s.285, April Yayınları, no: 025, 1. Baskı, Mayıs 2008.

[4] Adanın hükümranlık hakkı ise Osmanlı İmparatorluğunda kalmış, Lozan Konferansına kadar devredilmemiştir.

[5] Yunanistan, 1954’te Kıbrıs sorununu Birleşmiş Milletlere götürme kararı almıştır. Yunanistan, 1954-1958 yılları arasında “self-determinasyon” amacıyla BM’ye yaptığı çeşitli başvurularda bir başarı sağlayamamıştır. İngiltere bu durumda, 1956’da, sadece Rumların değil, aynı ölçüde Kıbrıslı Türklerinin de “self determinasyon” hakkı bulunduğunu ve bu çerçevede taksim talebinin de geçerli bir seçenek oluşturduğunu açıklamıştır.

[6]  21 Aralık 1963 tarihinde.

[7] Treaties (Guarantee and Establishment) shall have Constitutional Force.

[8] No enosis. 1)Territory of the republic is one and indivisible. 2)The integral or partial union of Cyprus with any other state or separational independence is excluded.

[9]AB müktesebat Örgütü ile oluşan bir tüzel kişiliktir (acquis communutarie)

[10] Croatia, Slovenia (1992), Slovakia (1993), Czech Republic, Macedonia, Montenegro, Bosnia-Herzegovina, Serbia, South Sudan (2011),Georgia (1992), Lithuania, Lithonia (1991), Uzbekistan , Turkmenistan, Moldovia (1992), Serbia (2000); Surinam (1975), Gine Bissau,  Grenada (1974), Vietnam (1977), Namibia (1990), North and South Korea (17.9.1991),  Palau (1994), Monaco (1993), San Marino (1992), Liechtenstein (1990), Vanuatu (1981), Saint Vincent & Grenadines (1980), Zimbabwe (1980) . Ref: https://commons.wikimedia.org/wiki/File:UNITED_NATIONS_MEMBER_STATES.djvu accesses on 27 March, 2019.

[11] https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_divided_islands

[12] DİB Web Sitesi, mfa.gov.tr

[13] The Independent 1 Ekim 2017, Jack Straw demeci.

[14] Since 1974, Turkey’s GDP increased 24 times reaching $850B in 2017 from $35,6B; GDP per capita income increased 12 times reaching 10.535 $/per capita (from 901$ p.p.); defence expenditures increased 18 times and indigenous production covers majority of the equipment. Turkish Armed Forces is ranked 4th in NATO and 8th in the globe by GFP (Global Firepower) index. Turkey’s soft power provides considerable amount of foreign aids to states in Afrika, Latin America, South Asia and Oceania region (between 2011-2017 the aid level amounted to $1.8 B; and IAW 2018 Global Humanitarian Aids Report that level increased to $6,68 B. ref: https://tr.euronews.com 21 June 2018 ).