Bilindiği gibi Suriye’deki iç savaş yaklaşık yedi yıldır devam ederken Esad rejiminin hamisi konumundaki Rusya Federasyonu yetmişli yıllardan beri yerleşik olduğu bu ülkedeki askeri varlığını son iki yılda üst düzeye çıkararak savaşın sonucuna yön vermeye çalışmaktadır. İç savaşın başından beri Suriye’de etkin olan Moskova’nın son zamanlarda böyle bir hamleye neden ihtiyaç duyduğu ve ne yapmak istediği kamuoyunda merak konusu olmuştur. Ancak gerek Türkiye gerek Batı başkentlerinde Rusya’nın Suriye’deki ulusal çıkarlarının ne olduğu ve stratejik amacı derinlemesine değerlendirilememiştir.

Moskova’nın Suriye’deki aktif müdahalesinin temel sebeplerini anlamak için öncelikle uluslararası petrol piyasalarına yönelik önemli bir noktayı vurgulamak ve sonrasında Rusya ekonomi politiği hakkında bir kaç temel noktanın altını çizmek gerekmektedir.

Küresel ölçekte tek bir piyasa yapılanmasına sahip olan petrol, farklı “benchmark”larla fiyatlansa da yeryüzünün her yerindeki uluslararası ticarette dolarla alınıp satılmakta ve halen daha dünyanın en stratejik emtiası olarak kabul edilmektedir. Petrol piyasasında yaşanan gelişmeler, bununla ilgili siyasi riskler, fiyat dalgalanmaları gibi faktörler dünya iktisadi yapısını sarsacak ve ülke politikalarını alt üst edecek potansiyele sahiptir. Hal böyleyken bu denli önemli bir enerji kaynağının gerçek değerinin ne olduğu, fiyatının nasıl belirlendiği ve neden kısa sürede büyük dalgalanmalara tabi olduğu iyi irdelenmelidir.

Petrol fiyat dinamikleriyle ilgili görüşümüz nettir:

Fiziki piyasadaki arz-talep dengesiyle petrol fiyatlarının şekillendiği günler geçen yüzyılda kalmıştır; petrolün değeri büyük ölçüde artık küreselleşen ekonomik düzenin ana uzvu olan finansal piyasalarda belirlenmektedir.

Bu iddiayı desteklemek için temel bir istatistiğe göz atmakta fayda vardır:

2017 ilk çeyrek itibariyle fiziki piyasadaki günlük petrol talebi kabaca 96,5 milyon varil iken arz ise bundan 1 milyon varil kadar fazladır. Ancak finansal piyasalarda işlem gören ‘kâğıt petrol’ miktarı ise günlük 1 milyar varilin üzerindedir. Yani petrol ticareti söz konusu olduğunda ‘fiziki’ piyasanın en az 10 katı kadar bir ‘sanal’ piyasadan bahsediyoruz. Bu nedenledir ki fiziki arz-talep dengesinde küçük değişimler olmasına rağmen petrol fiyatları ‘kumarhane kapitalizmi’ diye tabir edilen bu düzende orantısız ve spekülatif tepkilerle birden onlarca dolar düşüp çıkabilmektedir. Bu nedenle petrol fiyatlarındaki sert iniş çıkışları sanal piyasanın yanında güdük kalan fiziki piyasadaki küçük arz bolluğuyla açıklamaya kalkmak son derece yanıltıcı olacaktır. Yalnız bu makalenin konusu petrol fiyatlarındaki düşüşü açıklamak olmadığından ayrıntıya girmek yerine yazımızı baştaki soruyla ilişkilendirmeye başlayalım. Özünde petrol fiyat dinamiklerini anlamak için fiziki gerçeklikten ziyade adeta “gerçek üstünde gerçeklik” olan finansal piyasalardaki gelişmelere ve bu işlemleri hangi faktörlerin etkilediğine odaklanarak devam edelim.

Kanaatimizce burada üç ana etmenden söz edilebilir:

-Dünya ekonomisinin reel büyüme temposu,

-Küresel finans piyasalarında işlem gören diğer emtia ve doların durumu,

-Jeopolitik gelişmeler.

Peki, bunların Rusya ve onun Suriye’deki savaşıyla ne ilgisi var?

Bu sorunun yanıtı için de Rusya ekonomisi ile ilgili kısa bir bilgiyi hatırlatmakta yarar var:

Rusya, bütçe gelirlerinin yarıdan fazlasını, ihracatının üçte ikisini enerji ve değerli metalden sağlayan, çoğunlukla Avrupa’ya hammadde ihracatıyla dünya ekonomisine eklemlenmiş ve bu nedenle petrol fiyatlarına göbekten bağımlı bir ülkedir. Hidrokarbon ve savunma sanayi haricinde uluslararası piyasalarda rekabet edebilecek pek bir üretimi olmayan Rusya, iktisadi yapısını çeşitlendirememiş ve yüksek yolsuzluk boyutu nedeniyle işlevli hale de getirememiştir. Ancak Rusya Federasyonu halen daha uluslararası ilişkiler açısından çok önemli bir güçtür çünkü yeryüzünün ihtilaf bölgelerinde yılların getirdiği siyasal birikim/ bağlantılarının yanında nükleer ve konvansiyonel silah gücü ile dünyayı cehenneme çevirebilecek yeteneklere sahiptir. Haliyle dünya siyasetinde büyük iddiaları olan böylesine bir ülkenin temel varlık kaynağı gaz ve petrol satışı olunca hassas olduğu ilk alan da doğal olarak petrol fiyatları olmaktadır. Dolayısıyla bu ülkenin temel stratejilerini petrol fiyatlarını yakından takip etmek ve mümkünse etkilemeye çalışmak şeklinde kurgulaması hiç şaşırtıcı değildir. Ancak burada Moskova için zor bir durum bulunmaktadır çünkü enerji devi olmasına rağmen kendi petrolünü piyasalara pek hazzetmediği basma tekeli ABD FED’inde bulunan dolarla satmakta ve 11 milyon varil/gün kapasiteyle dünyanın ikinci büyük petrol üreticisi olmasına rağmen finans kapital sistemi yeterince gelişmediğinden petrol fiyatlarında dışarıya bağımlı kalmaktadır. Fiyat kontrolünü elinde tutamayan Kremlin büyük jeopolitik iddialara sahip olsa da petrol fiyatlarının dış finansal piyasalarda belirlendiğini herkesten daha iyi bilmekte, iç piyasasını dışsal gelişmelere göre uyarlamakta ve belirleyemediği fiyatı mümkünse etkileyebilmenin yollarını aramaktadır.

Bu nedenle ülkede Başkanlık için seçim yılı olan 2018’de bütçe dengesi ve milli petrol şirketlerinin karlılığı için yeni vergi düzenlemeleriyle varil başına 50-55 dolara kadar dayanabilecek şekilde kendini ayarlamaya çalışan ama bunun altındaki fiyatlarda yıkım yaşayabilecek olan Putin rejiminin bu değerlerin altına düşüldüğünde büyük yara alması ve saldırganlaşabilmesi sürpriz kabul edilmemelidir.

Bu nedenle ana sorumuz Moskova’nın belirleyemediği fiyatlara mümkünse nasıl etki edebileceğidir. Yukarıdaki üç etmeni Rusya açısından incelediğimizde şu gerçekle karşılaşmaktayız:

Rusya’nın dünya ekonomisindeki reel büyüme dinamiklerine etki etmesi mümkün değil çünkü ülkede son üç yıldır süren krizin etkisiyle 1.3 trilyon dolara kadar düşen GSYİH ile Amerika ve Çin gibi devlerin yanında ufak kalan Rusya, bu rakamla dünya reel ekonomik büyüklüğünün %2’sini bile oluşturmamaktadır. Derinleşmiş finansal piyasalar ise Batı’da bulunduğundan ve buradaki enstrümanlar ise çok büyük ölçüde Goldman Sachs, Bank of America gibi dev yatırım bankalarının kontrolünde olduğundan Rusya’nın bu noktada da eli kısıtlı kalmaktadır. O zaman Rusya için geriye tek bir alan kalıyor o da siyasi-askeri müdahalelere açık jeopolitik fay hatlarını kullanmak! Kısacası Kremlin petrolün finansal piyasalarda belirlendiği gerçeğini herkesten iyi kavradığından, yani fiziki arz-talep üzerindeki değişim etkisinden umutsuz olduğundan finansal piyasaları etkileyebilecek uluslararası jeopolitik kriz ortamlarını fırsata çevirmeyi gündeminde tutmaktadır. Zaten bunu yapabileceği siyasi/askeri yetenekleri olduğu unutulmamalıdır.

Bu açıklamaların ardından güncel gelişmelere döndüğümüzde petrol fiyatları 2015 yazında kırklı rakamları test ettiğinde Rus askerinin Suriye’de görünür olup müttefiki Esad’a desteğini arttırdığı gerçeğiyle karşılaşmaktayız. Bunun yanında Rusya’nın Suriye’deki son dönem performansının elbette başka jeopolitik nedenleri de vardır: Mesela 2011 Libya-Kaddafi skandalının tersine Orta Doğu’daki son müttefikini terk etmeyeceği mesajı, Moskova’nın halen dünya gücü olduğu imajı, ABD’nin IŞİD’le mücadelesinde samimi olmadığını tam da Avrupa göçmen kriziyle boğuşurken Batı kamuoyuna gösterme çabası, Suriye üzerinden ABD’ye karşı Ukrayna dâhil daha geniş çerçevede pazarlık payının arttırma maksadı bunlar arasında sıralanabilir. Ancak zamanlama açısından bakıldığında petrol fiyatları kadar önemli yerel bir gerçek bulunmaktadır: Suriye savaşının yeni bir aşamaya geçmeye başlaması ve Moskova’nın bölgedeki baş müttefiki Esad’ın iç savaşta zor duruma düşerek hayat öpücüğü talep etmesi!

Bu son sebep bizi başka bir soruya götürmektedir: Suriye’de aslında ne oluyor ve bu minvalde Moskova petrol fiyatları bir yana sahada neyi hedefliyor?

Suriye iç savaşının 2015’in sonlarına kadar seyrini kabaca özetlersek mevcut durum tespiti şu şekildedir: ABD Arap baharı vesilesiyle başta Suriye’de de rejim değişikliği istemiş ve bölgesel müttefiklerinin desteğiyle önce Esad’ı devirip stratejik amaçlarını gerçekleştirmek sonra da ülkenin tanzimini hedeflemiştir. Fakat diğer Arap ülkelerinde olan rejim değişikliği Suriye’de gerçekleşmemiştir. İran ve Rusya’nın yoğun desteğiyle Esad yerini korumuş, fakat ülkenin toprak bütünlüğü de kalmamıştır. Esad ülkenin tamamını değil ama nüfusun çoğunun yaşadığı küçük bir kısmını elinde tutabilmiştir. Gelinen noktada ülke fiilen kabaca üç buçuk parçaya bölünmüştür. Buradaki ‘buçuk’ çok önemlidir zira o buçuğu oluşturan Esad-PKK/ PYD-IŞİD’in dışındaki muhalif gruplar ve onların en önemlisi Al-Nusra ile Ahrar-ı Şam’ın birleşmesiyle 2015 başlarında oluşan “Fetih Ordusu” Esad’a 2015 yılında büyük sıkıntı yaratmıştır.

Bu noktaya gelmek kolay olmamıştır. Suriye’de sert dirençle karşılaşan ABD, Obama’nın ikinci döneminden sonra politik bir manevrayla kendisine bölgede çok sorun çıkaran İran’la anlaşma yoluna giderek sahada kurulu denklemi alt üst etmiştir. Zira nükleer anlaşmanın zemini çoktan hazırlanmıştır. Buna göre ABD-İran birbirlerini düşman görmeyecek, bu sayede geniş İran petrol-gaz rezervleri dünyaya açılıp, bunun için gerekli olan sermaye ve teknoloji akımı İran aktiflerinin serbest bırakılmasıyla ülkeye girecek, karşılığında ise İran nükleer silah sevdasından vazgeçecek ve rejim gerekli düzenlemeleri yapacaktı. Yani 2013 sonrasında yavaş yavaş ABD İran’ın bölgesel, İran da ABD’nin küresel politikalarına uyumlu hale geliyordu. Nitekim 2015 Temmuz’unda taraflar arasında beklenen nükleer anlaşma imzalanmıştır. ABD’nin geleneksel müttefikleri Türkiye ve Suudi Arabistan bu gelişmelerden doğal olarak rahatsız oldular ve sonrasında yeni arayışlara girmişlerdir. Küresel güç ABD kara ordusunun PYD-PKK olduğunu söylerken, Rusya ve İran da Kürtlere göz kırparak Esad’ı desteklerken, üstelik IŞİD’in ne olduğu belirsiz iken bu ‘buçuk’ güç Ankara ve Riyad’ın kendi çıkarları doğrultusunda destekledikleri rejime muhalif aktif muharip kuvvet idiler. Günün sonunda ise sadece Türkiye ile Suudi Arabistan Esad gitsin diyerek Fetih Ordusu ile sonuç almaya başlamış iken artık ABD ile Almanya, İran ve Rusya’nın Esad’ın kalmasından yana olan pozisyonuna yakınlaşmışlardır.

2017’de Irak ve Suriye’de güç kaybeden IŞİD’in bitirilmesi söz konusudur. IŞİD bölge haritasını değiştirmek için kurulmuş ve Kürtlerle savaşıyor süsü ile ABD’nin nihai hedefi olan PYD koridoru projesini ilerleterek aslında dünya kamuoyu nezdinde Suriye Kürdistan’ın kurulmasına meşruiyet kazandırmaktadır. Zira Irak’tan sonra Suriye’nin de fiili bölünmesi gerçekleşirken ABD için buradaki en önemli konu ülkenin Kuzey’inde Akdeniz’e çıkacak bir PYD koridorunun tesis edilmesidir. Bunun için son iki hamle daha gerekmektedir: İlkin Suriye’deki üçüncü Kürt kantonu olan Afrin’in diğer ikisiyle birleşmesi ve sonra da Akdeniz’e uzanan alanların ele geçirilmesi. Denize çıkacak bu koridor Beyaz Saray tarafından Kürt devlet(ler)inin yaşatılması ve Merkezi Irak, İran/Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi olmak üzere bölge enerji kaynaklarının uluslararası piyasalara Türkiye’yi by-pass ederek ulaştırılması için bir gereklilik olarak görülmüştür. Zaten komşu coğrafyadaki Irak Kürtleri uzun yıllardan beri petrol-gaz üretiminde önemli mesafeler kat etmiş, ABD-Avrupa-Rus menşeli otuzdan fazla büyük enerji firmasını topraklarında barındırmış ve yeni gözde bir petrol bölgesi olmayı çoktan başarmıştır. (Buradaki sahalara 2017 yılında Rusya milli petrol şirketi Rosneft de ortak olmuş, Erbil’e ön ödemede bulunmuş ve Kerkük-Ceyhan boru hattına erişim hakkı edinmiştir. Irak Kürtlerinin adeta sadece bağımsızlık ilanı eksiktir ve Türkiye ile yaptıkları anlaşma çerçevesinde Kerkük-Ceyhan petrol boru hattından pompaladıkları günlük 700.000 varil petrol ihracatıyla mali özgürlüklerini sağlama alıp Bağdat’a muhtaç olmaktan çıkmışlardır. Barzani’nin 25 Eylül 2017tarihinde bağımsızlık referandumu yapmaya çalışması bu açıdan değerlendirilmelidir.)

İşte bütün bunlar olurken 2015 yazı itibariyle Esad özellikle Fetih Ordusu’na karşı büyük mevzi kaybedip zor duruma düşmeye başlamış, yılsonuna kadar Kuzey’den büyük darbe yemesi ve Şam’ın düşmesi ihtimal dâhiline girmiştir. Bu noktada Suriye’nin toprak bütünlüğünün kalmadığını kabul eden ve yeni bir paylaşım aşamasının kapıya dayandığını gören Moskova müttefikine can suyu vererek hem petrol fiyatlarına hem de ileride kendi himayesinde kurulacak devletçiğe zemin hazırlamak için Avrupa göçmen krizinin uygun konjonktürüyle 2015 Ağustos sonunda ülkedeki askeri desteğini görünür kılıp artırmıştır. Rusya’nın Suriye’deki artık bölünme aşaması realitesine göre yaptığı bu ‘ön hamle’ çok ciddi stratejik sonuçları da beraberinde getirmiştir. ABD’nin, IŞİD bahanesiyle kendince öncelikli hedefleri belirleyip vurduğu bir ortamda Rusya da IŞİD’i vurma bahanesiyle kendi politikalarını izleme imkânı yakalamıştır.

Putin’in, BM Genel Kurulu’nda IŞİD karşıtı mücadeleyi 70 yıl önceki Hitler karşıtı koalisyona benzetmesi şaşırtıcı değildir. Unutulmamalıdır ki ‘müttefikler’ arasında sahada Berlin’e ilk gitme yarışı da vardı. İşte 70 yıl sonra durum Suriye’de tekrarlanmaya başlamıştır. Ancak burada bir kuralı hatırlatmakta fayda vardır: Büyük devletler birbirlerinin düşmanı değil rakipleridir! Rekabet de bazen hasımlık bazen ortaklık içerir. Nitekim Suriye paylaşımında da bunun kokusu gelmektedir. 2015-2017 arasında ABD ve Rusya arasında Suriye üzerinde kimi zaman işbirliği kimi zaman gerginliğin var olması da bunu doğrulamaktadır. Rusya Tartus’taki deniz üssünün yanında Lazkiye’de hava üssü inşa ederek lojistik desteği kuvvetlendirip mevzubahis alanın güvenliğini sağlama almıştır. Ruslar son derece başarılı bu hamleyle stratejik üç enerji kartını da elinde barındırıyor:

-Kürt-Irak-İran petrolü Akdeniz’e akacaksa vanası bende olur diyor.

-Savaşın ilk yıllarından beri konuşulan ama asıl sebep olmayan Katar ya da ileride Suudi gazının uluslararası pazarlara Suriye geçişli boru hattıyla erişim imkânını tamamen baltalıyor.

-Kurulan yeni devletin Batı’sında yer alan İsrail, Lübnan, Kıbrıs, Suriye dâhil Doğu Akdeniz ‘offshore enerji’ yataklarının yanı başına da kalıcı bir şekilde yerleşmiş oluyor.

Bundan sonra IŞİD’i bahane gösterip Kuzey’deki muhalifleri temizlemek için Rusya’nın orkestra şefliğinde daha büyük operasyonların gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Aynı şekilde PYD-PKK destekli Amerikan hamlesi de bunu takip edecektir. Sonuçta bölgenin kaderi İncirlik ve Lazkiye arasında çizilecektir. Bu nedenle İncirlik’i, Diyarbakır’ı ABD’ye açanlar Tartus Lazkiye’de kuvvetlendirilmiş Rus misillemesine davetiye çıkartmış ve Rusya-Türkiye sınır gerginliği paralelinde büyük devletler arasındaki rekabette büyük bir hata işlemişlerdir. Bunun sonucunda 24 Kasım 2015’te Rus jetinin Türk Hava Kuvvetlerince vurulması kaçınılmaz olmuş ve Türkiye Suriye politikasında Rusya gibi bir ülkeyi doğrudan karşısına alarak büyük bir güvenlik tehdidine maruz kalmıştır. Neyse ki gerilim fazla uzun sürmemiş, Rusya ile barışılmış ve 15 Temmuz darbe girişimine verilen Rus desteği sonrasında bu ülkenin koordinasyonuyla ‘Fırat Kalkanı’ operasyonu icra edilerek Ankara Suriye politikalarını doğru bir yönde revize edebilmiştir.

Vurgulandığı gibi Rusya ile ABD arasındaki ilişki salt düşmanlık değil, kimi zaman ortaklık kimi zaman hasımlık olan bir rekabet ilişkisidir. Kremlin gücünün sınırını çok iyi bilmektedir. Buna en iyi örnek Rusya’nın Batı’ya rağmen Kırım’ı işgal ve ilhak etmesi ama aynı Rusya’nın alacağını aldıktan sonra Donbas’ta daha ileri gitmeyerek Ukrayna’da Batı ile anlaşma kabiliyetini de göstermesidir. Aynısının Suriye’de tekrarlanmayacağının garantisi var mıdır? Trump’ın seçilmesi ve kendi ülkesindeki kurulu düzenle mücadelesinin sonucunun ne olacağı belirsizlikleri artırmış, Trump Obama’nın aksine bölgedeki geleneksel ABD müttefiki Suudi Arabistan’a göz kırparken İran’ı dışlamıştır. Ancak gelişmelerin Orta Doğu’yu nereye götüreceği konusunda dünyanın tüm güç merkezlerinde kafa karışıklığı bulunmaktadır ve kartlar sürekli yeniden karılmaktadır.

Özetle Rusya Suriye’nin artık bir arada tutulamayacağını görmektedir. Bunun yerine gücünü Fırat’ın batısına ve Palmyra’dan Deyr-i Zor’a kadar uzanan enerji alanlarının ele geçirilmesine odaklamaktadır. Bölgede perde arkasında enerji paylaşımları yapılmakta ve IKBY dâhil bölgenin geniş petrol-gaz rezervlerinin Türkiye dışında başka bir yoldan gitmesi de bu çerçevede planlanmaktadır. Bölgede Türkiye ile de ortak olan ExxonMobil dâhil büyük petrol şirketleri için kaynakların tedarik güvenliğinde güzergâh çeşitliliği masada durmaktadır. Bu bakımdan PYD koridoru Türkiye için büyük bir sorun demektir. Rusya son müdahalesiyle bu koridor ihtimalini şimdilik kesmiş görünmektedir ancak ileride başka bir taviz karşılığında ABD ve Kürtler ile bu konuda anlaşmayacağı anlamı da taşımamaktadır. Başka bir yerden alacağı tavizle koridorun himayesindeki devletçikten geçişine pek ala müsaade edebilir. Bu durumu tersine çevirecek ana dinamik Rusya’nın PYD’yi ABD’den koparma hayallerinden vazgeçip Türkiye ile bu konuda anlaşmasıdır. Ancak bu kararın verilmesi Moskova’daki farklı güç dengeleri nedeniyle kolay değildir ve ibre her iki tarafa da kayabilecektir. Yazının başında da anlatıldığı gibi Rusya pek etkisi bulunmadığı petrol fiyatlarına göbekten bağımlıdır ve bazı çıkar alanlarındaki politikası da bu nedenle tam bağımsız olamamaktadır. ABD-Rusya küresel ölçekte pazarlığının takibi için 2017 bir geçiş yılı olacak ve bu faktör bölgemizin kaderini de doğrudan etkileyecektir. Bu nedenle Rusya’nın enerji merkezli jeopolitik hamlelerinin ABD politikalarıyla sıkışan ve içeride istikrarsızlıkla boğuşan Türkiye için iyi incelenmesi gerekmektedir.

Yukarıda yazılanların Türkiye’ye etkisi iç siyasi manzaranın köklü değişimlere tanıklık edeceği ve/ veya büyük güçler arasındaki ilişkilerin gidişata göre ülkemizin toprak bütünlüğünü tehlikeye sokması gerçeğidir. Buna yönelik tarihten verilebilecek iki örnek bulunmaktadır. İlki 2. Dünya savaşı sonrası SSCB-ABD karşılıklı gerilim politikasında Türkiye’nin NATO’nun kucağına koşulsuz itilmesi, ikincisi ise 1. Dünya savaşı öncesinde dönemin küresel hegemonu İngiltere’nin uzun yıllar kavgalı olduğu Çarlık Rusya’sıyla İstanbul anlaşmasını imzalayarak Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşma planıdır. Bize de düşen enerji kaynakları üzerine planların yapıldığı bu coğrafyada yine enerji meselelerini jeopolitik tanımlamaların odağına koyan ‘enerjeopolitik’ yaklaşımla Sevr gibi nice belaları Lozan’la aşabilmiş ulusumuzu o badirelere düşmeden bilgimiz ölçüsünde uyarmaktır. Suriye’de yeni dönem başlamış, enerji paylaşım savaşı kızışmış ve ABD ile Rusya’nın baş aktör olduğu bu oyunda Türkiye’nin toprak bütünlüğü tehlike altına girerken güneyinde oluşturulacak PYD koridoru Ankara için büyük tehlike arz etmektedir.